Kaptan Yemeğe
Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
Charles Bukowski
28/08/1991 23:28
Hipodromda iyi
bir gün. Tahminlerimin tümü tuttu neredeyse.
Yine de sıkıcı
olabiliyor orası, kazanınca bile. İki koşu arasındaki otuz dakikalık
bekleyişler yüzünden; hayatın hiçliğe akıp gidiyor. İnsanlar kasvetli
görünüyorlar orda, çiğnenmiş. Ben de aralarında-yım. İyi de nereye gideyim?
Müzeye mi? Bütün gün evde oturup yazarcılık oynamayı bir düşünün. Küçük bir
eşarp bağlayabilirim boynuma. Arada sırada ziyaretime gelen hayli düşmüş bir
şairi anımsıyorum. Gömleğinin düğmeleri kopuk, pantolonunda kusmuk, saçı
yüzünde, bağcıkları çözük, ama boynunda her zaman tertemiz uzun bir eşarp.
Şairliğinin simgesiydi o eşarp. Şiirleri mi? Hiç girmeyelim...
Eve döndüm,
havuzda yüzdükten sonra jakuziye girdim. Ruhum tehlikede. Hep oldu.
Linda ile
kanepede oturmuştuk, iyi ve karanlık gece inmek üzereydi ki kapı çalındı. Linda
gidip kapıyı açtı.
"Buraya
gelsen iyi olacak Hank..."
Kapıya gittim.
Üstümde rob, yalın ayak. Sarışın bir delikanlı, iri-
ce bir genç kız
ve ortalama ölçülerde bir kız daha.
"Evime insan
kabul etmem," dedim onlara.
"imzanızı
istiyoruz sadece," dedi sarışın genç, "Bir daha gelmeyeceğimize söz
veriyorum."
Sonra elleri ile
başını tutarak kıkırdamaya başladı. Kızlar bakıyorlardı sadece.
"Ama ne
kağıdınız var, ne de kaleminiz," dedim.
"Şey,"
dedi genç ellerini başından çekerek, "başka zaman kitaplarınızdan biri ile
geliriz. Daha uygun bir zamanda..."
Rob. Yalın ayak.
Oğlan beni eksantrik bulmuş olmalıydı. Öyleydim belki de.
"Sabah
gelmeyin," dedim.
Dönüp gittiler ve
kapıyı kapattım.
Şimdi yukarda
oturmuş onlar hakkında yazıyorum. Sert davranmak zorundayım, yoksa
acımasızdırlar. Kapımı kapalı tutabilmek için korkunç şeyler yaşadım birkaç
kez. Çoğu onları içeri davet edeceğimi ve sabaha dek içeceğimizi sanır. Yalnız
içmeyi yeğlerim. Yazarın borcu yazarlığınadır sadece. Okuyucuya karşı
sorumluluğu yazılarını bastırıp sunmaktan öteye geçmez. Üstelik kapımı
çalanların çoğu okurum değiller, benim hakkımda bir şeyler duymuşlarda".
En iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.
29/08/91
22:55
Bugün hipodromda
zaman geçmek bilmedi, lanet hayatım bir çengelin ucundan sarkıyordu sanki.
Personel dışında her gün orda olan başka birini tanımıyorum. Bir tür hastalık
olsa gerek. Saroyan bütün parasını at yarışlarında kaybetti. Fante pokerde,
Dostoyevski rulette. Ve son meteliğinle oynamıyorsan para değildir asıl mesele.
Kumarbaz bir arkadaşım bir keresinde bana, "Kazanmak ya da kaybetmek
umurumda değil, tek istediğim oynamak," demişti. Ben paraya arkadaşımdan
daha çok saygı duyarım. Ömrümün büyük kısmı yoksulluk içinde geçti. Bir park
bankının, ev sahibesinin kira istemek için kapıyı çalmasının ne olduğunu
bilirim. Para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa.
Kendimize işkence
etmek için kullanmak isteyeceğimiz bir şey hep bulunur sanırım. Hipodromda
başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin
kolaylığını. Bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir;
hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. Sonuçta kimse kazanmaz.
Geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi
7
bir an için
kaçırmak. Allah kahretsin, amaçsızlık üstüne düşünürken sigaramın yanık ucu
parmağıma çarptı. Bu da beni uyandırıp Sartre havasından çıkardı. Mizah gerek
bize, kahkaha gerek. Eskiden daha çok gülerdim, herşeyi daha çok yapardım.
Yazmak hariç. Artık yazıyorum, yazıyorum ve yazıyorum. Yaşlandıkça daha çok
yazıyor, ölümle dans ediyorum, iyi bir gösteri. İyi de yazdığımı düşünüyorum.
Bir gün, "Bukowski ölmüş," diyecekler ve gerçekten keşfedilip
yaldızlanacağım. Ne fayda? Ölümsüzlük fanilerin aptal bir icadıdır. Hipodromun
işlevini anlayabiliyor musunuz? Dizelerin yuvarlanmalarını sağlar. Talih kuşu.
Bülbülün son ötüşü. Ağzımdan çıkan her söz mükemmeldir çünkü yazarken kumar
oynarım. Çok fazla yazar çok dikkatli yazıyor. Çalışıyorlar, öğretiyorlar ve
başarısız oluyorlar. Alışıla gelmiş kalıplar ateşlerini söndürüyor.
Burada, ikinci
katta Macintosh'umla mutluyum şimdi. Dostumla.
Ve radyoda Mahler
çalıyor; kolaylıkla süzülen, büyük risklere giren bir müzik. Risk gereklidir
bazen. Şimdi de o güçlü uzun dalgaları gönderiyor. Sağol Mahler; senden ödünç
alıyorum ve borcumu asla ödeyemeyeceğim.
Çok fazla sigara
içiyorum, çok fazla içki içiyorum, ama çok fazla yazmam mümkün değil. Durmadan
geliyor ve doyamıyorum ve her şey Mahler'e karışıyor. Bazen durdururum kendimi.
Dur bir dakika derim, git yat ya da dokuz kedini seyret ya da karınla otur
biraz. Ya hipodromdasın ya da Macintosh'un başında. Ve dururum, frene basıp
park ederim. Kitaplarımın devam etmelerine yardımcı olduklarını söyleyen
mektuplar alırım bazen. Benim de devam etmeme yardımcı oldular. Yazmak, atlar
ve dokuz kedi.
Bu odanın küçük
bir balkonu var, şu anda kapısı açık ve Harbor Karayolunda seyreden arabaların
ışıklarını görebiliyorum. Sonu gelmeyen bir ışık akışı. Bu kadar insan. Ne
yaparlar? Ne düşünürler? Hepimiz öleceğiz, hepimiz, ne sirk! Bunu bilmek
birbirimizi daha çok sevmemiz için yeterli bir neden olmalı, ama değil. Son
derece önemsiz şeyler bizi dehşete sürükleyip dümdüz ediyor, yutuyor.
Devam et Mahler!
Harikulade kıldın geceyi. Durma, orospu çocuğu! Durma!
8
11/09/91 01:20
Ayak tırnaklarımı
kesmeliyim. Birkaç haftadır ayaklarım ağrıyor. Nedeni tırnaklar, ama yine de
kesecek zamanı bulamıyorum. Her dakika için savaşıyor, hiçbir şeye vakit
bulamıyorum. Hipodromdan uzak durabilsem vakit bulacağım elbette. Ama ömrümü
kendime ayırabileceğim bir saat için savaşarak geçirdim. Kendimle başbaşa
kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.
Bu gece ayak
tırnaklarımı kesmek için büyük gayret göstermeliyim. Biliyorum; kanserden
ölenler, sokaklarda yatanlar var ve ben burada oturmuş ayak tırnaklarımı
kesmekten söz ediyorum. Olsun, yılda 162 beysbol maçı izleyen bir denyodan daha
yakınım gerçekliğe muhtemelen. Cehennemimi yaşadım ben ve hâlâ yaşıyorum.
Kendimi üstün hissetmiyorum. Yetmiş bir yaşında hâlâ hayatta olup ayak
tırnaklarımı kesmekten şikayet edebilmem mucizenin ta kendisi bana kalırsa.
Filozofları
okuyorum son günlerde. Gerçekten tuhaf, deli matrak, kumarbaz adamlar bunlar.
Descartes çıkıp herkesin zırvaladığını, mutlak ve aşikar gerçekliğin tek
modelinin matematik olduğunu
söylüyor.
Mekanizm. Derken Hume nedensel bilginin geçerliliğini sorguluyor. Sonra Kierkegard,
"Parmağımı varoluşa daldınyorum-kokusu yok. Nerdeyim?" diye soruyor.
Derken Sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. Seviyorum bu adamları.
Dünyayı sallıyorlar. Bu düşünceler başlarını ağrıtmadı mı? Ani bir kasvet
kükreme-si çıkmadı mı dişlerinin arasından? Böyle adamları sokakta
karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük
ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor. Bu gece de ayak
tırnaklarımı kesmeyeceğim galiba. Deli değilim ama aklımın başımda olduğu da
söylenemez. Hayır, deliyim belki. Neyse, gün ışıyıp saat ikiye geldiğinde Del
Mar hipodromunda mevsimin son koşusu koşulacak. Bu mevsim her gün oynadım, her
koşuda. Gidip uyuyacağım sanırım. Jilet gibi tırnaklarım güzelim çarşafı
yırtacak. İyi geceler.
10
12/09/91 11:19
Bugün atlar
koşmuyor. Tuhaf bir normallik duygusu içindeyim. Hemingway'in boğa güreşlerine
neden ihtiyaç duyduğunu biliyorum; resmi çerçeveliyordu onun için; gerçeğin
nerede olduğunu ve ne olduğunu hatırlıyordu. Elektrik faturası, yağ değiştirme
filan derken unuturuz bazen. Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi
ölümlerine ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir
sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen
cebimden çıkarıp onunla konuşurum: "Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman
geleceksin beni almaya? Hazırım."
Bir çiçeğin
büyümesi bizi ne kadar kederlendiriyorsa, ölüm de o kadar kederlendirmeli.
Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da ya-şanamayan hayatlardır. İnsanlar hayatlarına
saygı duymuyorlar, işiyorlar üstlerine, sıçıyorlar. Geri zekalılar. Tek
düşündükleri düzüş-mek, sinema, para ve düzüşmek. Hiç düşünmeden yutuverirler
Tan-rı'yı, hiç düşünmeden yutuverirler Vatan'ı. Çok geçmeden düşünme
yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine izin verirler.
Pamuk beyinliler. Görünümleri çirkin, konuşma biçimleri çir-
11
kin, yürüyüşleri
çirkin. Yüzyılların olağanüstü bestelerini çalın onlara, duymazlar. Çoğu
insanın ölümü bir aldatmacadır. Ölecek bir şey kalmamıştır geriye.
Görüyor musunuz,
atlara ihtiyacım var, yoksa mizahımı yitiriyo-rum. Ölümün tahammül edemediği
bir şey varsa yüzüne gülünme-sidir. Gerçek kahkaha bire yirmi veren atı
bulmaktır. Gerçek bir kahkaha atmayalı üç-dört hafta oldu. Beni çiğ çiğ yiyen
bir şey var içimde. Kaşınıyor, geriniyor, etrafıma bakmıyor, ne olduğunu
bulmaya çalışıyorum. Ama bu Avcı zeki. Göstermiyor kendini.
Bilgisayar tamire
gitmeli. Ayrıntılarla başınızı ağrıtmayacağım. Bir gün bilgisayarlar hakkında
bilgisayarlardan daha çok bilgi sahibi olacağım. Ama şimdilik makine beni
taşaklarımdan kavramış durumda.
Bilgisayara
şiddetle karşı iki editör var. Onlardan birer mektup aldım, bilgisayara verip
veriştiriyorlar. Mektupların yansıttığı nefret beni şaşırttı. Ve çocuksuluk.
Bilgisayarın benim yerime yazamayacağını biliyorum. Yazabilseydi istemezdim.
İki mektubun sahibi de konuyu fazla uzatmış. Ana fikir bilgisayarın yazarın
ruhuna iyi gelmediği. İnsan ruhuna iyi gelen o kadar az şey var ki. Ben
rahatlıktan yanayım. Üretkenliğimi ikiye katlayabiliyor ve yazının niteliği
değişmiyorsa bilgisayarda yazmayı yeğlerim. Yazmak uçmaktır benim için. Ateşler
yakmaktır. Yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.
Bu herifler
sürekli çarmıhta istiyorlar insanı, kanamıyorsan ruhun yok. Yarı kaçık
istiyorlar seni, salyaların gömleğine akmış. Yeterince kaldım çarmıhta ben,
depom dolu. Çarmıhtan uzak kalmayı başarabilirsem ömrümün sonuna kadar yeter.
Artar bile. Biraz da onlar çıksınlar çarmıha, kutlayacağım. Ama yazıyı yaratan
acı değildir, yazardır.
Neyse,
bilgisayarın tamire gitmesi gerekiyor ve bu iki editör yazılarımın daktiloda
yazıldığını görünce içlerinden, "Bukowski ruhuna kavuşmuş, bu metinler çok
daha iyi okunuyor," diye geçirecekler.
İyi de,
editörlerimiz olmasa ne yapardık? Hatta, biz olmasak editörlerimiz ne yapardı.
12
13/09/91
17:28
Hipodrom kapalı.
Atlar bugün Pomona'da koşuyorlar ve burdan oynama olanağı yok. Bu sıcakta
Pomona'ya sürersem Allah belamı versin. Sonunda Los Alamitos gece yarışlarına
yazılacağım galiba. Bilgisayar bir kez daha tamirden döndü, ama artık imlamı
düzeltmiyor. Eski haline getirmek için hayli çabaladım. Muhtemelen tamirciyi
arayıp, "Ne yapmam gerekiyor?" diye soracağım ve o da bana,
"main diskten hard diske aktar," gibi bir şey söyleyecek. Ve söylediğini
yaparken her şeyi sileceğim. Daktilo arkamda oturmuş, "Ben hâlâ
buradayım," der gibi.
Olmak istediğim
tek yerin bu oda olduğu geceler var. Yine de yukarı çıkınca boş
hissedebiliyorum kendimi. İçip sarhoş olsam ekranda sözcükleri dans
ettireceğimi biliyorum ama yarın öğleden sonra havaalanına gidip Linda'nın kız
kardeşini karşılamam gerek. Bizi ziyarete geliyor. Adını Robin'den Jharra'ya
değiştirdi. Kadınlar yaşlanınca adlarını değiştiriyorlar. Değiştiren çok, demek
istiyorum. Erkeklerin ad değiştirdiğini bir düşünün? Birini arıyorum ve
aramızda şöyle bir konuşma geçiyor mesela:
13
"Hey Mike,
Menekşe ben."
"Kim?"
"Menekşe.
Eskiden Charles'dım ama artık Menekşe'yim. Bundan böyle Charles diye
seslenenlere cevap vermeyeceğim."
"Siktir git,
Menekşe."
Mike telefonu
yüzüme kapar.
Tuhaf şey
yaşlanmak. Kendine sürekli, ben yaşlıyım, ben yaşlıyım, demen gerekiyor. Gerçi
yürüyen merdivenden inerken kendini aynada görürsün ama doğrudan bir bakış
değildir bu, temkinli bir gülümseme ile yanlamasına bir göz atıştır sadece. Çok
da kötü görünmezsin, tozlu bir mum gibi. Elden ne gelir? Tanrıların canı
cehenneme, oyunun canı cehenneme. Otuz beş yıl önce ölmüş olmam gerekirdi.
Hesapta olmayan görüntüler bunlar, korku gösterisine fazladan bir bakış. Yazar
yaşlandıkça daha iyi yazabilmeli. Daha çok görmüş, daha çok katlanmış, daha çok
yitirmiştir ve ölüme daha yakındır. Özellikle sonuncusu büyük avantajdır. Ve
yeni bir sayfanın heyecanı hep vardır, boş ve beyaz sayfanın heyecanı. Kumar
sürer. Ve babaların laflarını anımsarsın hep. Jeffers: "Öfke duy
güneşe." Hepsi birbirinden güzel. Sartre mesela: "Cehennem
ötekilerdir." Hedefi gözünden vurmak diye buna derim. Ben hiç yalnız
hissetmem kendimi. En iyisi yalnız olup tamamen yalnız olmamaktır.
Sağımdaki radyo
bana iyi klasik müzik getirmek için elinden geleni yapıyor. Her gece üç-dört
saat radyo dinlerken ya yazar, ya da hiçbir şey yapmadan otururum. İlacım bu
benim, günün pisüğini alır üstümden. Klasik bestecilerin böyle bir etkisi var
üstümde. Şairlerin, romancıların, öykücülerin yok. Kalpazanlar çetesi. Sahtekar
barındırmaya elverişli bir yanı var yazmanın. Nedir? Katlanılması en güç
insanlar yazarlardır, hem yazılarında hem de şahsen. Şahsen daha da
katlanılmazdırlar, bu da hayli katlanılmaz demektir. Ve biz yazarlar birbirimizden
şikayet etmeye bayılırız. Baksanıza bana.
Yazarlığa
dönersek; elli yıl önce nasıl yazdıysam bugün de aşağı yukarı öyle yazıyorum.
Kiramı yazarak ödeyebilmem için neden elli bir yaşına gelmem gerekti? Yani,
haklıysam, üslubum değişme-diyse, neden bu kadar sürdü? Dünyanın bana
yetişmesini mi bekle-
14
mem gerekmişti?
Ve yetiştiyse ben şimdi nerdeyim? Boktan bir yerde olduğum kesin. Şöhretin beni
şımarttığını sanmıyorum. Şöhretten şımarmış biri bunun farkında olabilir mi?
Kendimden memnun olmaktan çok uzağım ama. Denetleyemediğim bir şey var içimde.
Arabamla bir köprüden geçiyorsam aklımdan mutlaka intihar geçer. İntihan
düşünmeksizin bir göle ya da okyanusa bakamam. Çok durmam üstünde. İNTİHAR.
Aniden yanan bir ışık gibi. Karanlıkta. Çıkış yolu olduğunu bilmek içerde
kalmayı kolaylaştırır. Anlıyor musunuz? Yoksa sonu deliliktir. O da hiç hoş
değildir dostlarım. Ve ne zaman iyi bir şiir yazsam koltuk değneğidir benim
için. Başkalarını bilmem ama, ben her sabah ayakkabılarımı bağlamak için
eğildiğimde içimden, "ey büyük Allahım, yine mi?" diye geçiririm.
Hayat düzmüş beni bir kere, geçinemiyoruz. Hayattan küçük lokmalar almak
zorundayım, bütün atamıyorum ağzıma. Kovalar dolusu bok yemek gibi. Akıl
hastanelerinin, hapishanelerin, sokakların dolu olması beni şaşırtmıyor.
Kedilerimi seyretmek iyi gelir bana, içimi serinletir. Onların yanında kendimi
iyi hissederim. İnsan dolu bir odaya sokmayın beni yeter ki. Sakın. Özellikle
tatil günlerinde. Yapmayın.
İlk karımın
Hindistan'da ölü bulunduğunu ve ailesinin cesetine sahip çıkmadığını öğrendim.
Zavallı kız. Boynu sakattı. Döndüre-miyordu. Bunun dışında harikuladeydi. Beni
boşadı ve boşamakta haklıydı. Onu kurtarabilecek kadar müşfik ve cesur
değildim.
16
21/09/91
21:27
Bir film galasına
gittim dün gece. Kırmızı halı. Patlayan flaşlar. Film sonrası parti. İki parti.
Konuşulanları pek duyamadım. Çok kalabalıktı. Çok sıcak. Birinci partide
yusyuvarlak gözlü, gözlerini hiç kırpmayan bir genç beni barda kıstırdı. Ne
aldığını bilmiyorum ama kafası iyiydi. Ya da kötü. Onun gibi çok insan vardı
etrafta. Genç adamın yanında oldukça hoş üç hatun vardı ve bana hatunların çük
emmeye ne kadar meraklı olduklarını anlatıp duruyordu. Hatunlar gülümseyip,
"Evet, evet!" diyerek onayladılar. Muhabbet bundan ibaretti. Çük
emmeyi ne severler, ne severler... Benimle kafa bulup bulmadıklarım anlamaya
çalışıyordum. Bir süre sonra usandım ama. Adam aynı şeyleri söylüyor, yüzünü
yüzüme yaklaştırıp duruyordu. Sonunda gömleğinin yakasına yapışıp sert bir
hareketle kendime çektim, orda tuttum ve "Bak koçum, bu kadar insanın
önünde yetmiş bir yaşında birinden dayak yemek hiç yakışık almaz, değil
mi?" diye sordum. Sonra bıraktım yakasını. Barın öbür ucuna doğru yürüdü.
Hatunlar da peşinden gittiler. Bir şey anladıysam arap olayım.
17
Küçük odalarda
oturup sözcüklerle oynamaya fazla alışmışım anlaşılan. İnsanların arasında
yeterince bulunuyorum zaten. Hipodromlarda, süper marketlerde, benzin
istasyonlarında, otoyollarda, kafelerde. Bundan kaçış yok. Ama partilere
gittiğimde kendimi tek-meleyesim gelir, içki ücretsiz olsa bile. Bana göre
değil. Yeterince hamur var elimde. İnsanlar içimi boşaltır. Depomu
doldurabilmek için onlardan uzak durmalıyım. Ağzımda beedi ile bilgisayarın
başına oturmuş, ekranda çakan sözcükleri izleyen halimle kendimim bana en iyi
gelen. İnsan ender ya da ilginç biri ile çok seyrek karşılaşıyor. Bu sinir
bozucu olmakla kalmıyor, sürekli yaşanan siktirici bir şok da. Allahın cezası
huysuz biri yapıyor beni. Herkes lanet bir mendebur olabilir ve öyledir de.
İmdat!
Bu gece iyi bir
uyku çekersem bir şeyim kalmaz. Ama uyumadan önce okuyabileceğim bir şey asla
yok. İyi edebiyatın temel taşlarını okuduktan sonra geriye pek bir şey
kalmıyor. Kendimiz yazmalıyız. Elektrik yok havada. Ama yine de yarın sabah
uyanmayı umuyorum. Uyanmasam da eyvallah. Ne araba lastiğine, ne traş bıçağına,
ne Yanş Bülteni'ne, ne de tele-sekretere ihtiyacım olacak. Telefon genellikle
karım için çalar zaten. Çanlar benim için Çalmıyor.
Uyku, uyku. Yüzü
koyun uyurum. Eski bir alışkanlık. Çok fazla kaçık kadınla birlikte oldum.
Takınılan sağlama almak gerek. O hergelenin bana karşılık vermemesi kötü oldu.
İçimden birini pataklamak geliyordu oysa. Moralimi fevkalade düzeltebilirdi.
Yazık. İyi geceler.
25/09/91 00:28
Sıcak, aptal bir
gece. Kediler perişan, kürklerine hapsolmuş bana bakıyorlar ve elimden bir şey
gelmiyor. Linda birkaç yere uğramak üzere çıktı. Bir şeyler yapmaya, insanlarla
konuşmaya ihtiyacı var. Şikayetçi değilim ama içki içmeye meyilli ve araba
kullanıyor. Ben insanlara iyi eşlik edemem, konuşmak abes gelir bana. Fikir
teatisinde bulunmak istemiyorum -ruh teatisinde de. Bir kaya parçasıyım. Kaya
parçası olarak kalmak istiyorum, başından beri böyleydim. Babama karşı geldim,
okula karşı geldim, yurttaş olmaya direndim. Beni böyle yapan her ne idi ise başından
beri vardı sanki. Kimsenin o şeyi kurcalamasından haz etmedim. Hâlâ da etmem.
Günlük tutmayı
dangalakça bulurum. Ben bunu sadece biri önerdiği için yapıyorum. Anlayacağınız
dangalağın bile ancak müsveddesi olabiliyorum. Ama günlük tutmanın bir kolaylık
sağladığını da kabul etmek gerek. Bırakıyorum yuvarlansın. Tepeden aşağı
yuvarlanan sıcak bir bok parçası gibi.
Hipodrom
konusunda ne yapacağımı bilmiyorum. Külleniyor giderek benim için. Bugün
Holywood Park'tan Fairplex Park'da
20
koşulan 13 koşuya
oynadım. Yedinci koşunun sonunda 72 dolar kazançlıydım. Ne fayda? Kaşlarımdaki
beyaz kılları azaltır mı? Beni bir opera sanatçısı yapar mı? Ne istiyorum? Zor
bir oyunu önde bitiriyorum, hem de devletin yüzde on sekizlik kesintisine
rağmen. Üstelik bunu sık yapıyorum. Öyleyse çok da zor olmasa gerek. Daha ne
istiyorum? Bir Tanrı olup olmadığı beni ilgilendirmiyor. Umurumda bile değil.
Bu yüzde on sekizlik kesinti de neyin nesi?
Başımı
çeviriyorum ve her zaman konuşurken gördüğüm adamı konuşurken görüyorum. Her
gün aynı yerde durup birilerine bir şeyler anlatıyor. Yarış Bülteni'ni elinde
tutup atlardan söz ediyor. Ne kadar kasvet verici. Ne işim var burda?
Çıkıyorum.
Asansöre binip otoparka iniyor, arabama biniyor ve gazlıyorum. Saat sadece
öğleden sonra dört. Ne güzel. Arabamı sürüyorum. Başkaları da arabalarını
sürüyorlar. Bir yaprağı tırmanan sümüklü böceklerden farkımız yok.
Evimin garajına
giriyor, park edip arabadan iniyorum. Lin-da'dan tele-sekretere kaydedilmiş bir
mesaj var. Postaya bakıyorum. Gaz faturası. Bir de içinde şiirler olan bir
zarf. Aybaşılarından, memelerinden ve göğüslerinden ve düzülmekten söz eden
kadınlar. Son derece sıkıcı. Çöpe atıyorum.
Sonra soyunup
havuza giriyorum. Su buz gibi. Nefis ama. Havuzun derin ucuna doğru yürüyorum,
suyun seviyesi her adımda yükselip beni serinletiyor. Sonra dalıyorum.
Dinlendirici. Dünya nerde olduğumu bilmiyor. Su üstüne çıkıp havuzun öbür ucuna
yüzüyor, havuzun kenarına oturuyorum. 9. ya da 10. ayak koşuluyor olsa gerek.
Atlar hâlâ koşuyor. Aptal beyazlığımın ve yaşımın farkında, suya dalıyorum
yine. Olsun, iyi yine de. Kırk yıl önce ölmüş olabilirdim. Su üstüne çıkıyorum,
havuzun öbür ucuna yüzüp havuzdan çıkıyorum.
Çok zaman geçti
üstünden. Şimdi odamda, Macintosh'umun başındayım. Bugünlük bu kadar.
Uyuyacağım sanırım. Yarın hipodromdayım, dinlenmem gerek.
21
26/09/91 00:16
Bugün yeni
kitabın ilk provası geldi. Şiir. Martin 350 sayfa civarında olacağını söylüyor.
Şiirleri sağlam buluyorum. Buharını salarak raylarda ilerleyen yaşlı bir şimendiferim
ben.
Okumak iki
saatimi aldı. Hayli deneyimliyim bu işte. Dizeler akıcı ve söylemelerini
istediklerimi söylüyorlar. Etkisinde olduğum yazar kendimim artık.
Yaşarken hepimiz
farklı tuzaklara yakalanırız. Kimse kaçamaz o tuzaklardan. Bütün hayatını bir
tuzakta yaşayanlar bile vardır. Önemli olan tuzağın tuzak olduğunu fark
etmektir. Fark edemiyor-san, bitmişsin. Ben tuzaklarımın çoğunu fark ettiğime
inanıyorum. Ve yazdım onlar hakkında. İnsan sadece tuzaklar hakkında yazmaz
elbette. Başka şeyler de var. Hayatın kendisi bir tuzaktır diyenler de
çıkabilir. Yazmak bir tuzak olabilir. Kimi yazarlar geçmişte okurlarını memnun
eden tarzda yazmayı sürdürürler. Sonra da tükenirler. Çoğu yazar yaratıcılığını
bir süre sonra kaybeder. Övgülere kapılır. Yazar hakkında nihai kararı verecek
yargıç kendidir. Eleştirmenlerin, editörlerin, yayıncıların, okurların
rüzgârına kapılmışsa işi bit-
22
mistir. Ün ve
servet rüzgârına kapılmışsa hiç düşünmeden sifonu çekebilirsiniz.
Her yeni dize bir
başlangıçtır ve kendinden önce gelen dizelerden bağımsızdır. Her dize ile
baştan başlarız. Ve o kadar da kutsal filan değildir. Dünya yazarların
yokluğuna kanalizasyon yokluğundan çok daha kolay katlanır. Ve dünyanın bazı
yerlerinde ikisinden de çok az var. Ben kanalizasyonsuz yaşamayı yeğlerim
elbette, ama ben hastayım.
İnsanı yazmaktan
alıkoyabilecek tek şey kendisidir. Yazma isteğini gerçekten duyan kişi mutlaka
yazar. Reddedilme ve aşağılanma onu güçlendirir sadece. Ve engellenişi ne kadar
uzun sürerse o kadar güçlenir, barajda yükselen su gibi. Yazmakla kaybedilecek
hiçbir şey yoktur; uyurken parmaklarınızı güldürür; insanı kaplan gibi yürütür,
gözlerini ateşleyip ölümle yüz yüze getirir. Bir savaşçı gibi ölür, cehenneme
şeref konuğu olursunuz. Sözün kuman. Oyna, çevir çarkı. Karanlıktaki palyaço
ol. Gülünçtür. Gülünçtür. Yeni bir dize daha.
26/09/91 23:36
Yeni kitaba
başlık. Hipodromda otururken başlık düşündüm. İnsanın hiç düşünemediği bir yer
size. İnsanın ruhunu ve beynini emiyor. Ve geceleri uyuyamıyorum bir süredir.
Bir şey enerjimi tüketiyor.
Yalnız adamı
gördüm bugün hipodromda. "N'aber Charles?" dedi. "İyilik,"
dedim. Sonra uzaklaştı. Arkadaş arıyor. Konuşmak istiyor. Âtlardan. Konuşulmaz
atlardan. Atlar EN SON konuşulacak şeydir. Birkaç koşu sonra otomatik bahis
makinesinin üstünden bana bakarken yakaladım. Zavallı adam. Dışarı çıkıp
oturdum. Yanımdaki polis muhabbet açtı. Şimdilerde güvenlik görevlisi diyorlar.
"Tabelanın yerini değiştiriyorlar," dedi. "Evet," dedim.
Tabelayı sökmüş daha kuzeye taşıyorlardı. Birileri için iş demekti. İnsanların
aç kalmadıklarını görmek beni sevindirir. Polisin benimle deli olup olmadığımı
merak ettiği için konuştuğu fikrine kapıldım. Böyle bir şey yoktu muhtemelen.
Bana öyle geldi ama. Fikirlerin üstüme atlamalarına izin veririm. Göbeğimi kaşıyıp
hoş sohbet ihtiyar ayaklarına yattım. "Eski gölleri tekrar inşa
edeceklermiş," dedim. "Ya?"
24
dedi.
"Eskiden buranın adı Göller ve Çiçekler Hipodromu'ymuş." "Öyle
mi?" dedi. "Evet," dedim, "güzellik yarışması tertipleyip
Kaz Kraliçesi seçerlerdi. Sonra kraliçeyi bir kayığa bindirip kazların arasında
kürek çektirirlerdi. Yenir yutulur tarafı yoktu." "Evet," dedi
polis. Öylece durdu. Kalktım. "Ben gidip bir kahve alayım," dedim,
"kendine dikkat et." "Olur," dedi, "rastgele."
"Sana da, adamım," dedim. Ve topukladım.
Bir başlık. Bir
tane bile gelmemişti aklıma. Hava serinlemişti. Yaşlı bir osuruk olarak gidip
ceketimi almanın iyi olacağına karar verdim. Dördüncü kattan yürüyen merdivene
bindim. Kim icat etti yürüyen merdiveni? Delilik diye buna derim. Yürüyen
merdivenlerde ve asansörlerde çıkıp inen insanlar, araba süren insanlar, garaj
kapılarını uzaktan kumanda ile açan insanlar. Sonra yağlan eritmek için
jimnastik salonlarına gidilir. 4.000 yıl sonra bacaklarımız olmayacak,
ördeklere benzeyeceğiz. Bütün türler kendilerini yok ederler. Dinozorların sonu
da böyle oldu. Canlı namına ne varsa yediler, sonra birbirlerini yemeye
başladılar ve sonunda tek dinozor kaldı ve o orospu çocuğu da açlıktan öldü.
Aşağı inip
arabamdan ceketimi aldım, giydim ve yürüyen merdivenle tekrar yukarı çıktım.
Daha bir playboy gibi hissettim kendimi, profesyonel gibi -mekanı terk edip
dönmekten söz ediyorum. Gizli kaynağıma danışıp gelmişim gibi.
Bahislerimi
oynadım, şansımın yaver gittiği söylenebilir. 13. koşuya gelindiğinde hava
kararmıştı, çiseliyordu. On dakika erken oynayıp çıktım. Trafik temkinliydi.
Yağmur Los Angeles şoförlerinin ödünü patlatır. Otobana girip kırmızı stop
lambalarının peşine takıldım. Radyoyu açmadım, sessizliği yeğledim. Bir başlık
geldi aklıma. Büyülenmemişler İçin İncil. Hayır, kötü. Çok tuttuğum bazı
başlıklar geldi hatırıma. Başka yazarların. Tahtanın ve Taşın Önünde Saygı ile
Eğil. Mükemmel başlık, berbat yazar. Yeraltından Mektuplar. Mükemmel başlık,
mükemmel yazar. Bir de Yalnız Bir Avcıdır Yürek. Carson McCullers, hakkı en çok
yenmiş yazarlardan. Kendi başlıklarımın içinde en çok beğendiğim, Canavarlarla
Yaşayacak Denli Cesur Bir Adamın İtirafları. Teksir baskı ile içine ettim
25
ama o kitabın.
Yazık.
Derken otoban
tıkandı, öylece oturdum. Başlık yok. Kafam bomboş. Bir hafta deliksiz uyumak
geldi içimden. Evden çıkarken çöpü çıkarmıştım allahtan. Yorgun hissediyordum
kendimi. Çöp çıkarmayacaktım hiç olmazsa. Çöp bidonları. Bir gece bir çöp
bidonunun üstünde sızmıştım. New York'da. Göbeğimde oturan bir sıçan
uyandırmıştı beni. İkimiz de aynı anda üç metre havaya sıçramıştık. Yazar
olmaya çabalıyordum. Hesapta olmuştum ama bir başlık bulamıyordum. Sahtekarın
tekiydim. Trafik biraz kımıldadı, izledim. Kimse kimsenin kim olduğunu
bilmiyordu, harikaydı. Anîden otobanın üstünde yıldırım çaktı ve o gün ilk kez
iyi hissettim kendimi.
26
30/09/91 23:36
Birkaç gün
boyunca havanda su dövdükten sonra bu sabah uyandım ve başlık hazırdı, uykuda
gelmişti: Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi. İçerikle örtüşüyor. Nihai şiirler,
hastalığa ve ölüme dair. Farklı şiirler de var aralarında tabii ki. Biraz da
mizah hatta. Ama başlık kitaba ve zamana uyuyor. Başlığı buldun mu her şey
yerli yerine oturur, şiirler saftaki yerlerini alırlar. Başlığı sevdim de
ayrıca. Başlığı bu olan bir kitap görsem elime alıp birkaç sayfa okumaya
çalışırım. Bazı başlıklar okurun ilgisini çeksin diye abartılıdır. İş görmez,
yalan iş görmez.
Neyse, bu da
bitti. Şimdi ne olacak? Romana ve şiirlere devam. Öyküye ne oldu? Terk etti
öykü beni. Bir nedeni var ama ne olduğunu bilmiyorum. Üstüne gitsem bulabilirim
ama yaran olmaz. O zamanı romana ve şiire ayırmayı yeğlerim. Ya da ayak
tırnaklarımı kesmeye.
Adam gibi bir
çıtçıtlı tırnak makası icat etmenin zamanı geldi bence. Yapılabileceğinden
eminim. Mevcut tırnak makaslan son derece kullanışsız ve cesaret kırıcı.
Alkoliğin tekinin çıtçıtlı ile içki
27
dükkanını soymaya
kalktığını okumuştum bir yerde. Orda da işe yaramamış. Dostoyevski nasıl
keserdi tırnaklarını acaba? Van Gogh? Beethoven? Kendileri mi keserlerdi?
Sanmıyorum. Eskiden benimkileri Linda keserdi. Çok da başarılıydı. Zaman zaman
etimden bir parça aldığı da olurdu gerçi. Yeterince acı çektim ben. Her tür.
Yakında öleceğimi
biliyorum ve bunu çok garipsiyorum. Bencilim, kıçımı iskemleye yerleştirip şiir
yazmaktan bıkamadım. Yazmak ateş yakıyor içimde, havada perendeler atıyorum
yazarken. İyi de, nereye kadar? Gitmesini bilmek lazım. Depomuzdaki yakıttır
ölüm. Devam edebilmek için ihtiyacımız var. Hepimize lazım. Bana lazım. Size
lazım. Zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz.
Kanımca en tuhaf
olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. Daha hüzün verici bir şey
tasavvur edemiyorum. Kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. Giysilerde,
hayır. Ayakkabılar. Ya da şapka. Ya da eldiven. Yeni ölmüş birinin yatağına
ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz.
Yapmayın. Neyse, onlar artık sizin bilemeyeceğiniz bir şey biliyorlar. Belki.
Koşuların son
günü bugün. Hollywood Park'dan, Fair Plex'deki koşulara oynadım. Ekrandan. On
üç koşuya da oynadım. Şanslı gü-nümmüş. Yenilenmiş ve güçlenmiş olarak ayrıldım
hipodromdan. Sıkılmadım bile bugün. Kaygısız ve çevremle temastaydım. Çok şeyin
farkında oluyorsun öyle olunca. Dönüş yolunda direksiyonu fark ediyorsun
mesela, kontrol panelini. Kahrolası bir uzay gemisinden farkı yok. Trafiğe
girip çıkıyorsun. Fütursuzca değil ama, ustalıkla -mesafe ve hız hesapları.
Aptalca işler. Bugün değil ama. Yükseksin ve yüksek kalmalısın. Ne tuhaf. Karşı
konmamalı ama. Uzun sürmez nasıl olsa. Yarın boş gün. Atlar koşmuyor.
Harbor güney
otobanında beni izleyen polisi bile fark ettim bugün. Tam zamanında. Hızımı
90'a düşürdüm. O da düşürdü hızını. 90'la izledi. Beni 110'la enselemesine
ramak kalmıştı. Acuras plakalardan nefret ederler. Kaldım 90'da. Beş dakika. En
az 130'la sol-layıp gitti sonunda. Güle güle, dostum. Herkes gibi ben de trafik
cezası yemekten nefret ederim. Dikiz aynasını sık sık dikizlemekte
28
yarar var.
Basittir. Ama er ya da geç ceza yemek kaçınılmazdır. Ve yediğinde içkili
olmadığına, ya da uyuşturucu taşımadığına şükret. Değilsen ya da taşımıyorsan.
Neyse, başlık bulundu.
Şimdi
Macintosh'umun başındayım ve önümde harikulade bir uzam var. Radyo berbat
çalıyor ama % 100'lük bir gün beklemek saflık olur. %51 'i yakalamışsan kârdasın.
Bugün % 97'ydi.
Mailer'in CIA
hakkında koca bir roman yazdığını duydum. Profesyonel bir yazardır Norman. Bir
keresinde karıma, "Hank benim tarzımı sevmiyor galiba, değil mi?"
diye sormuş. Bir başka yazarın tarzını seven yazar yok gibidir, Norman. Ancak
öldüklerinde, ya da çoktan ölmüşlerse. Yazarlar sadece kendi boklarını
koklamaktan hoşlanırlar. Ben de onlardanım. Yazarlarla konuşmaktan, ya da
onlara bakmaktan haz etmem. Hele dinlemekten hiç. En kötüsü onlarla içmektir,
salyaları üstlerine akar, açması görünürler. Annelerinin kucağını arıyorlarmış
gibi.
Ölümü düşünmeyi
başka yazarları düşünmeye yeğlerim. Çok daha memnuniyet vericidir.
Radyoyu
kapatıyorum. Besteciler de arada sırada çuvallamışlar. İlle biri ile konuşmam
gerekse bir bilgisayar tamircisini ya da cenaze levazımatçısını yeğlerim.
İçkili ya da içkisiz. Tercihen içkisiz.
29
02/10/91 23:03
Ölüm bekleyenlere
de gelir, beklemeyenlere de. Dışarısı yanıyor, boğucu ve aptal bir gün.
Postaneden çıktım ve arabam çalışmadı. Ben de iyi bir yurttaşım. Otomobil
Kulübü'ne üyeyim. Bana bir telefon lazım öyleyse. Kırk yıl önce her köşede bir
telefon bulunurdu. Telefon ve saat. Ne zaman başını kaldırsan bir yerde bir
saat görürdün. Artık yok. Zamanı bile bedava öğrenemiyorsun. Umumi telefonlar
da yok olmak üzere.
Sezgime güvendim.
Postaneye girdim, alt kata indim ve bir köşede tek başına bir telefon
duruyordu. Yapış yapış, siyah bir telefon. Dört kilometre karelik bir alanda
bir tane daha yoktur. Telefonu kullanmayı biliyordum. Galiba. Danışma. Kadının
sesini duydum ve rahat bir nefes aldım. Sakin ve sıkıcı bir sesti, hangi kente
bağlanmak istediğimi sordu. Kenti ve Otomobil Kulübü'nün adını söyledim. (Bu
küçük şeylerin nasıl yapıldığını bilmek ve sık sık yapmak durumundasın, yoksa
ölmüşsün. Sokak ortasında yığılıp kalırsın ve kimse başını çevirip bakmaz
bile.) Danışmadaki kadın bana bir numara verdi ama istediğim numara değildi.
Büro numarasını vermiş-
30
ti. Bir şekilde
garaja bağlandım sonunda. Maço bir ses, serin kanlı, yorgun ama savaşçı.
Harika. Gerekli bilgiyi verdim. "Yarım saat," dedi.
Arabaya dönüp bir
mektup açtım. Bir şiir çıktı içinden. Bana dair. Ve ona. Tanışmıştık, öyle
anlaşılıyordu, îki kez, on beş yıl önce. Ayrıca dergisinde şiirlerimi basmıştı.
Büyük şairdim ama içiyordum. Ve sefil bir hayat yaşamıştım. Ve şimdi genç
şairler de içiyor ve sefil hayatlar yaşıyorlardı çünkü başarmanın yolunun
burdan geçtiğini sanıyorlardı. Ayrıca şiirlerimde başkalarına saldırmıştım, o
da vardı içlerinde. Şimdi de hakkımda saldırgan şiirler yazdığını düşünüyordum.
Yanılıyordum. O iyi biriydi ve on beş yıldan beri dergisinde birçok şairin
şiirlerini basmıştı. Ve ben iyi biri değildim. Büyük yazardım ama iyi insan
değildim. Ve benimle, "takılmak" istemezdi. Böyle yazmıştı:
"takılmak. "Ayrıca imlası bozuktu.
Sıcaktı arabanın
içi, 40 derece. 1906'dan bu yana yaşanmış en sıcak l Ekim.
Mektubunu
yanıtlamayacaktım. Yanıtlarsam bir daha yazacaktı.
Bir başka mektup.
Yazar ajansından, ekte yeni bir yazarın kitabından bazı bölümler. Bir göz
attım. Kötüydü tabii ki. "Değerli görüşünüzü öğrenmek bizi mutlu
edecek..."
Onun önerisi ile
kocasına birkaç dize ve bir karikatür yolladığım kadından teşekkür mektubu,
adam çok mutlu olmuş. Ama boşanmışlar ve serbest gazetecilik yapıyormuş,
gelirse onunla bir söyleşi yapar mıydım?
Haftada iki kez
söyleşi önerisi alırım. Söyleyecek o kadar da fazla şey yok. Yazacak şey çok,
ama söyleyecek şey az.
Bir keresinde,
eski günlerde, söyleşi yapmaya gelen bir Alman anımsıyorum. Önüne şarapları
koyup dört saat boyunca konuşmuştum. Sonra zom olmuş bir halde bana doğru
eğilip, "gazeteci filan değilim, seninle konuşmak istemiştim
sadece..." demişti.
Mektupları yan
koltuğa fırlatıp bekledim. Sonra çekiciyi gördüm. Ağzı kulaklarında bir genç.
Hoş çocuk. Elbette. "HEY-GÜZELİM! BURDAYIM!" diye bağırdım. Arkama
park etti. İnip derdimi anlattım.
31
"Acura
garajına çek beni," dedim.
"Araban
garanti kapsamında mı?"
Bal gibi
biliyordu olmadığını. Altımdaki araba 1989 modeldi ve 1991 yılındaydık.
"Önemi
yok," dedim. "Acura da bir servise çek beni."
"Çok sürer
tamiri. Bir haftadan önce vermezler."
"Yok canım.
Hızlıdırlar."
"Bak,"
dedi oğlan, "bizim kendi servisimiz var. Oraya çekelim, akşama alırsın.
Bir günde bitmezse biter bitmez seni ararız."
O anda arabamın
servislerinde bir hafta yattığı geldi gözümün önüne. Şaftımın değişmesi
gerekiyordu. Ya da silindir kapaklarının.
"Acura'ya
çek beni."
"Bekle,"
dedi. "Patronla konuşmalıyım."
Bekledim. Döndü.
"Akünü şarj
etmemi söyledi."
"Ne?"
"Akünü şarj
edeceğiz."
"Pekala.
Edelim."
Arabama binip
çekicinin arkasına kaydırdım. Kabloları çıkartıp yerleştirdi, hemen çalıştı.
Formu imzaladım ve gazladım.
Yolda arabayı
köşedeki servise bırakmaya karar verdim.
"Sizi
tanıyoruz. Yıllardır gelirsiniz," dedi müdür.
"İyi,"
dedim gülümseyerek. "Beni sikmezsiniz öyleyse."
Bakakaldı.
"45 dakikada
hallederiz."
"Tamam."
"Sizi
evinize bırakmamızı ister misiniz?"
"Elbette."
İşaret etti.
"O götürür sizi."
Güzel çocuklardan
biri. Arabasına bindik. Tarif ettim. Bayın tırmanmaya başladı.
"Hâlâ film
yapıyor musunuz?"
Ünlüyüm diyorum
size.
"Hayır,"
dedim. "Sikmişim Hollywood'u."
32
Aklı basmadı.
"Burası,"
dedim.
"Ev değil
malikane," dedi.
"Ben burda
çalışıyorum sadece," dedim.
Doğruydu.
İndim. İki dolar
bahşiş verdim. İtiraz etti ama aldı.
Bahçeye girdim.
Kediler etrafa serilmişlerdi, bitkindiler. Bir daha dünyaya gelirsem kedi olmak
isterim. Günde yirmi saat uyuyup beslenmeyi beklerim. Oturup kıçımı yalarım.
İnsan fazlası ile öfkeli ve sabit fikirli.
Yukarı çıkıp
bilgisayarın başına oturdum. Son avuntum. Güç ve üretim olarak ikiye katlandım.
Sihirli bir alet. Çoğu insan televizyonun karşısına nasıl oturursa öyle
oturuyorum başına.
"Yüceltilmiş
bir daktilo sadece," dedi damadım bir keresinde.
Ama o bir yazar
değil. Sözcüklerin boşluğu ısırması, ekranda birden çakmaları ne demektir
bilemez. Zihnimizdeki düşüncelerin anında sözcüklere dönüşmesinin fikirleri
çoğalttığını bilemez. Daktilo çamurda yürümektir. Bilgisayar buz pateni. Göz
kamaştırıcı bir patlamadır. İçinizde bir şey yoksa bunların önemi yoktur
elbette. Sonra o düzeltme olanakları, temizlik. Lanet olsun, eskiden her şeyi
iki kez yazardım. İlkinde yazmak için, ikincisinde pisliği temizlemek için.
Böylesi, zafere ve kurtuluşa tek koşu.
Bilgisayardan
sonraki adım ne olacak acaba? Parmaklarını şakaklarına bastıracaksın ve sözcükler
anında belirecek. Yola çıkmadan depoyu doldurmak gerekecek elbette, ama bunu
yapabilecek birkaç talihli çıkacaktır mutlaka. Öyle umalım. Telefon çaldı.
"Akü
bitmiş," dedi ses. "Yeni bir aküye ihtiyacınız var."
"Ya
ödeyemezsem?"
"Yedek
lastiğinizi rehin alırız."
"Geliyorum."
Tepeden inmeye
başlamıştım ki yaşlı komşumun seslendiğini duydum. Bağırıyordu. Basamakları
tırmandım. Altında pijama, üstünde gri renk eski bir kazak vardı. Yanına gidip
elini sıktım.
33
"Kimsin
sen?" diye sordu.
"Komşunuzum.
On yıldır komşuyuz."
"96
yaşındayım," dedi.
"Biliyorum,
Charlie."
"Tanrı beni
yanına almıyor çünkü işini elinden alacağımdan korkuyor."
"Haklı.
Alırsın."
"Şeytan da
korksun. Onu da işinden edebilirim."
"Hiç şüphem
yok."
"Sen kaç
yaşındasın?"
"71."
"71
mi?"
"Evet."
"71 de
yaşlı."
"Biliyorum,
Charlie."
El sıkıştık ve
yorgun ağaçların ve evlerin önünden aşağı vurup bayırı indim.
Servise
gidiyordum.
Kıçından vurulmuş
bir gün daha.
34
03/10/91 23:56
Bugün hipodromlar
arası bahis mevsiminin ikinci günü. Sıra Oak Tree Hipodromu'ndaydı. Sadece 7000
bahisçi. Çokları o uzun Arcadia yolculuğunu göze alamıyor. Kentin güneyinde
oturanlar için Harbor Otobanı, Pasadena Otobanı, sonra da bir süre kent trafiği
demek. Bu sıcakta çekilmez. Dönüşü de var. Ben ne zaman git-tiysem bitap
döndüm.
Orta çapta bir
antrenör aradı bugün. "Kimse gelmiyor. Bitti. Yeni bir meslek edinmeliyim.
Elektrikli bir daktilo alıp yazarlığa başlamayı düşünüyorum. Seni
yazarım..."
Tele-sekretere
mesaj bırakmıştı. Arayıp bire altı veren tayı ikinci geldiği için kutladım.
Canı sıkkındı ama.
"Antrenörler
hapı yutmuş. Sonumuz geldi," dedi. Bakalım yarın kaç kişi gelecek. Cuma.
1000 fazla belki. Bu sadece bahis sistemi ile alakalı değil, ekonomi ile de
alakalı. Hükümetin ve basının itiraf edemeyeceği kadar kötü ekonomi. Hâlâ
ayakta kalmayı başaranlar belli etmemeye çalışıyorlar. Şu anda en iyi sektör
uyuşturucu sektörüdür herhalde. Yahu, uyuşturucu sektörü bitti-
35
ği anda gençlerin
yarısı işsiz kalır. Ben bir yazar olarak hâlâ su üstünde kalabiliyorum. Ama güven
olmaz, bir gecede bitiverirsiniz. Olsun, emeklilik maaşım var: ayda 943 dolar.
Yetmiş yaşına bastığımda bağlandı. Ama ona da güven olmaz. Emeklilik maaşları
kesilmiş yaşlıların sokağa düştüğünü tasavvur edebiliyor musunuz? Göz ardı
etmeyin. Milli borcumuz bizi dev bir ahtapot gibi yutabilir. İnsanlar
mezarlıklarda uyumaya başlarlar. Bu çürümüşlüğün tepesinde zenginlerden oluşmuş
bir krema tabakası var aynı zamanda. Şaşırtıcı değil mi? Bazı insanların o
kadar çok paralan var ki, kaç paralan olduğunu bile bilmiyorlar. Milyon
dolarlardan söz ediyorum. Hollywood'a bakın, 60 milyonluk filmler yapıyorlar,
herbi-ri onları izlemeye giden zavallılar kadar zavallı. Zenginler hâlâ
zirvede, sistemi sağmanın bir yolunu hep bulur onlar.
Hipodromların
hıncahınç dolu oldukları günleri hatırlıyorum, omuz omuza, kıç kıça, ter
içinde, bağıranlar, gişelere koşanlar. İyi zamanlardı. Şanslıysan barda bir
hatun araklardın ve o gece dairende içki içer, kahkahalarla gülerdiniz. O
günlerin (ve gecelerin) hiç bitmeyeceğini sanmıştık. Hem neden bitmek
zorundalar? Otoparkta barbut. Yumruklaşmalar. Kabadayılık. İhtişam. Elektrik.
Yahu, hayat güzeldi. Eğlenceliydi. Erkekler erkekti. Sıkıysa yan bak. Ve açıkça
söylemek gerekirse, iyi bir duyguydu. Alkol ve yatak muhabbetleri. Ve barlar.
Dolu barlar. Televizyon yok. Sarhoşluktan içeri alınırsan bir gece tutarlar,
ayıltıp yollarlardı. İşlerden kovulur, yeni işler bulurdun. Bir yerde uzun
takılmak hesapta yoktu. Ne günlerdi. Ne hayattı. Akıl almaz şeyler olurdu
sürekli, ardından da daha akıl almaz şeyler.
Buharlaştı gitti
her şey. Güneşli bir akşam üstünde bir numaralı hipodromda 7000 kişi. Bar boş.
Elinde havlu ile bekleyen barmen sadece. Nerede bu insanlar. Her zamankinden
çok insan var ama neredeler? Köşe başlarında dikiliyor, evlerinde oturuyorlar.
Bush kolay bir savaş kazandığı için tekrar seçilebilir. Ama ekonominin içine
etti. Bankanızın yarın açılacağından emin olamıyorsunuz. İç karartmak değil
amacım. 1930'da herkes nerede durduğunu biliyordu hiç olmazsa. Şimdi aynalar
evindeyiz. Kimse ekonominin neden
çökmediğini
bilmiyor. Kimin için çalıştığını da. Çalışıyorlarsa.
Lanet olsun,
konuyu değiştirmekte yarar var. Benden başka hâl ve gidişattan şikayet eden
yok. Varsa bile kimsenin duyamayacağı bir yerdeler.
Ve ben oturmuş
şiir yazıyorum, roman yazıyorum. Elimde değil. Başka bir şey yapamıyorum.
Altmış yaşıma dek
yoksul yaşadım. Şimdi ne zenginim, ne de yoksul.
Hipodromda
satıcıları, parkçıları, büro ve temizlik elemanlarını işten çıkarıyorlar.
İkramiyeler azalacak. Hipodrom küçülecek. Cokey sayısı azalacak. Kahkahalar da.
Kapitalizm komünizmi yedi. Şimdi de kendini yiyor. İki bine yaklaşıyoruz. Ben
gitmiş olurum. Kitaplarım kalır yadigar. Hipodromda 7000 kişi. 7000.
İnanamıyorum. Siera Madres'lar ağlıyor sisin içinde. Atlar artık koşmadıklarında
gök tepemize inecek, dümdüz, geniş, masif. Yerle bir olacağız. Dokuzuncu ayağı
Camgöz götürdü. Tek yazmıştım.
09/10/91 00:07
Bilgisayar kursu
hayalara atılan tekmeden farksızdı. Santim santim alıp bütünü kavramaya
çalışıyorsun. Sorun kitapların bir şey, bazı insanların ise başka bir şey
söylemelerinden kaynaklanıyor. Terminoloji yavaş yavaş anlaşılır hale geliyor.
Bilgisayar sadece yapar, bilgisayar bilmez. Kafasını karıştırırsanız size
düşman kesilir. Yine de bilgisayar sapıtıp tuhaf şeyler yapabilir. Virüs kapar,
kısa devre yapar, iflas eder, bombalar, vs. Nedense bu gece bilgisayardan ne
kadar az söz edersek o kadar iyi diye hissediyorum.
Çok uzun zaman
önce Paris'te benimle söyleşi yapan o deli Fransız ne yapıyordur acaba? Viskiyi
bira içer gibi içen Fransız? Şişeler boşaldıkça daha da delirir, zekileşirdi.
Ölmüştür herhalde. Ben de eskiden günde on beş saat içerdim, bira ve şarap daha
çok. Benim de ölmüş olmam gerekirdi. Öleceğim. Hiç fena sayılmaz, ölümü
düşünmek. Tuhaf ve karışık bir hayat yaşadım; büyük kısmı felaket, can
sıkıntısı. Kendimi bokun içinden itip çıkarış şeklim farkı yarattı diye
düşünüyorum. Geriye baktığımda başıma ne gelirse gelsin serinkanlılığımı ve
mevcut klasımı korumayı başardığımı sanı-
38
yorum. FBI
ajanlarının beni arabayla götürürken nasıl öfkelendiklerini anımsıyorum.
"HEY-BU HERİF EPEY SERİNKANLI!" diye bağırmıştı içlerinden biri. Beni
neden götürdüklerini ve nereye götürdüklerini sormamıştım. Umurumda değildi. Bu
anlamsız hayattan bir dilim daha, diye hissediyordum. "BİR DAKİKA-"
dedim onlara, "BEN KORKUYORUM!" Bu onları rahatlatmıştı. Uzaydan
gelme yaratıklardan farksızdılar benim için. iletişim olanaksızdı. Tuhaftı ama.
Hiçbir şey hissetmiyordum. Bana tuhaf gelmemişti aslında, bildiğimiz anlamda
tuhaftı. Yüzler ve eller görüyordum sadece. Bir konuda kesin bir karar
vermişlerdi, gerisi onların bileceği işti. Adalet ya da mantık aramıyordum. Hiç
aramadım. Sosyal içerikli yazmamamın nedeni bu belki de. Bu sistemden ne köy
olur, ne de kasaba bana kalırsa. Olmayan bir şeyi geliştiremezsin. O polisler
korku göstermemi istemişlerdi, buna alışıktılar. Bense sadece iğreniyordum.
14/10/91 00:47
İnsan hipodromda
tuhaf tiplere rastlıyor elbette. Hemen hemen her gün gelen biri var. Bir tek
kez olsun kazandığına şahit olmadım. Her koşudan sonra dehşete kapılır, kazanan
ata verip veriştirir. "YAHU EŞEK BU!" diye bağırmaya başlar. O atın
birinci gelmesinin neden olanaksız olduğunu anlatmaya girişir. Beş dakika. Söz
konusu at genellikle 2'ye 5, ya da 1'e 3 veriyordun Bunlar boş atlar olsa
olasılıkları yüksek olur. Ama arkadaşın aklı bir türlü basmıyor. Foto finişle
kaybetmeye görsün. Kendinden geçer. "İNSAFINA TÜKÜREYİM! TANRIM BUNU BANA
YAPAMAZSIN!" Hipodroma girişini neden yasaklamazlar bilmiyorum.
Bir keresinde başka
birine sordum, "Baksana, bu herif geçimini nasıl sağlar?" Birkaç kez
konuştuklarına şahit olmuştum.
"Borç
alarak," dedi.
"Borç
isteyebileceği adamlar bir süre sonra tükenmiyor mu?"
"Yenilerini
buluyor. En çok kullandığı tezgah nedir biliyor mu-
sun?
"Ne?"
"Bankalar
sabah kaçta açıyor?"
Hipodromda olmak
istiyor herhalde, orda olmak sadece. Sürekli kaybetse bile orda olmak onun için
bir şey ifade ediyor. Olunacak bir yer. Delice bir düş. Ama sıkıcı da.
Sersemletici. Herkes başkalarının bilmediği bir şeyi bildiğini sanır. Yitik
aptal egolar. Ben de onlardan biriyim. Benim için bir hobi olmaktan öteye
gitmiyor. Sanırım. Umarım. Ama bir sihri var hipodromun; kısa bir film karesi,
oynadığın atın atağa kalkıp potayı bulması. Gözünle görürsün her-şeyi, adrenalin
yükselir. Hayat anlam kazanır birden. Ama koşular arasındaki bekleyiş çok
yeknesaktır. Ortalıkta dikilip duran insanlar toz gibi kuru görünmeye
başlarlar. Cepleri boşalmıştır. Herşeye rağmen, evde kalınca huzursuz
hissediyorum kendimi; hasta, yararsız. Tuhaf. Geceler hep olması gerektiği
gibiler. Geceleri yazıyorum. Ama gündüzleri bir şekilde def etmek zorundayım.
Ben de hastayım aslında. Gerçekle yüzleşemiyorum. İyi de, gerçekle yüzleşmeyi
kim ister?
Şu Philadelphia
barında sabahın beşinden ertesi sabahın ikisine kadar kaldığım dönemimi
hatırlattı bana. Olabileceğim tek yerdi sanki. Çoğu kez odama gidip döndüğümü
bile anımsayamazdım. O bar taburesinden kıçımı kaldırmıyordum sanki.
Gerçeklerden kaçıyordum, gerçekler hoşuma gitmiyordu.
Bu tip için de
hipodrom öyle bir yer belki.
Pekala, siz bana
yararlı bir meslek söyleyin. Avukat? Doktor? Onlar da boktur. Bok olmadıkları
sanılır ama bokturlar. Sisteme kilitlenmişlerdir ve çıkamazlar. Ve hemen hemen
herkes işini iyi yapmıyor. Önemsemiyorlar, güvenli bir kozanın içindeler.
Epey matraktı
orası bugün. Hipodromdan söz ediyorum yine.
Cazgır ordaydı.
Ama bir başka tip daha vardı, gözlerine bakınca sorunlu olduğunu hemen fark
ediyordunuz. Öfke saçıyorlardı. Cazgırın yanında durmuş kehanetlerini
dinliyordu. Cazgır bir sonraki koşu için bir tahminde bulundu. Cazgır'ın böyle
bir yeteneği var, ikna olabilirsiniz. Öfkeli Gözler, Cazgır'ın tüyosuna göre
oynuyordu anlaşılan.
Gün ilerledi.
Heladan çıkarken gördüm ve duydum. Öfkeli Göz-
ler, Cazgır'ı
sıçıp sıvıyordu. "Allah belanı versin! Kes sesini yoksa seni
öldürürüm!" Cazgır adama sırtım döndü ve teessüf eder gibi,
"Lütfen... Lütfen," diyerek uzaklaştı. Öfkeli Gözler peşini
bırakmadı. "OROSPU ÇOCUĞU! ÖLDÜRECEĞİM SENİ!"
Güvenlik
görevlileri Öfkeli Gözler'i sakinleştirip uzaklaştırdılar. Hipodromda cinayete
göz yumulmuyordu anlaşılan.
Zavallı Cazgır.
Günün geri kalanında sessizdi. Sonuna kadar kaldı ama. Kumar insanı çiğ çiğ
yiyebilir elbette.
Bir keresinde
sevgilim bana, "Açınılacak durumdasın, hem Anonim Alkolikler'e, hem de Anonim
Kumarbazlar'a gidiyorsun," demişti. Yatak faaliyetlerini engellemedikleri
sürece ikisine de itirazı yoktu aslında. Engelleyince nefret ediyordu ikisinden
de.
İflah olmaz bir
kumarbaz olan bir arkadaşım bir keresinde bana, "Kazanmak ya da kaybetmek
umurumda değil, tek istediğim oynamak," demişti.
Ben öyle değilim,
yıllarca açlık çektim. Meteliksiz kalmak insana ancak gençlikte biraz romantik
gelebilir.
Neyse, Cazgır
ertesi gün yine hipodromdaydı. Aynı şey: her koşudan sonra sonucu bağıra çağıra
protesto etti. Bir yandan da dahi olduğunu kabullenmek lazım, çünkü birinci
gelecek atı hiçbir zaman bulamıyor. Düşünün bunu. Kolay değildir. Hiçbir şey
bilmediğinizi var sayalım. Bir numara seçebilirsiniz, herhangi bir numara, 3
mesela. İki-üç gün boyunca sadece 3 numaraya oynayın mutlaka birinde atı
bulursunuz. Ama Cazgır bugüne dek bir kez olsun bulamadı atı. Şaşılası bir
adam. Atlar hakkında tonla şey biliyor; zamanlan, performansları, huyları,
sınıfları, vs., ama yine de sadece kaybedenleri seçmeyi beceriyor. Düşünün
bunu. Sonra da unutun, insanı delirtebilir.
275 dolar
kaldırdım bugün. Geç yaşta başladım atlara oynamaya. Otuz beş yaşında. Otuz
altı yıldır oynuyorum ve hesabıma göre 5.000 dolar içerdeyim. Tanrılar bana 8
ya da 9 yıl bahşederlerse geri alabilirim belki.
Amaç olarak fena
sayılmaz, değil mi?
Hı?
15/10/91 00:55
Dermanım yok. İki
gece kafayı çektim bu hafta. Eskiden toparlandığım kadar çabuk
toparlanamadığımı itiraf etmeliyim. Yorgun olmanın iyi yanı, yazarken çılgınca
ve bulanık beyanatlarda bulunmamak. Kötü bir şey olduğundan değil, alışkanlık
haline gelmesin yeter ki. Yazmanın yapması gereken ilk şey kıçını kurtarmak
olmalı. Bunu yapıyorsa kendiliğinden lezzetli ve eğlendirici olur zaten.
Tanıdığım bir
yazar herkese telefon edip her gece beş saat daktilo tuşladığını söylüyor. Buna
hayranlık duymamızı bekliyor herhalde. Bilmem söylemeye gerek var mı? Önemli
olan ne tuşladığı. Telefonda geçirdiği zamanı da o beş saate dahil ediyor mu
acaba?
Ben bir ile dört
arasında yazabilirim, dördüncü saatte yazdıklarım genellikle işe yaramaz.
Tanıdığım biri bir keresinde bana, "Sabaha kadar düzüştüm," demişti.
Beş saat daktilo tuşlayan adam değil. Birbirlerini tanıyorlar ama. Değiş tokuş
yapmalarında yarar olabilir. Beş saat boyunca daktilo tuşlayan sabaha kadar düzüşsün,
sabaha kadar düzüşen beş saat boyunca daktilo tuşlasın. Ya da başka biri
daktilo tuşlarken birbirlerini düzsünler. Daktilo tuşlayan ben ol-44
mayayım ama,
lütfen. Kadına yaptırın. Varsa.
Hımmm... Bir
tuhaf hissediyorum kendimi bu gece, biliyor musunuz? Maksim Gorki'yi düşünüp
duruyorum. Neden acaba? Bilmiyorum. Maksim Gorki hiç yaşamadı gibi geliyor
bana, nedense. Bazı yazarların yaşadıklarına inanabiliyorsun. Turgenev gibi,
D.H.Lawrence gibi. Hemingway yarı yarıya bence. Ordaydı, ama yoktu da. Ama
Gorki? Güçlü yazdı. Devrimden sonra solmaya başladı. Dır dır edecek fazla bir
şey kalmamıştı. Savaş karşıtı eylemciler de böyle, başarılı olabilmek için
savaşlara ihtiyaçları var. Savaş karşıtlığı yaparak gül gibi geçinenler var.
Savaş olmadığı zaman ne yapacaklarım bilemiyorlar. Körfez Savaşı sırasında bir
grup yazar ve şair devasa bir gösteri planlamışlardı mesela, şiirler ve
söylevler hazırdı. Savaş birden bitti. Gösteri bir hafta sonraya planlanmıştı.
İptal etmediler. Yaptılar gösterilerini. Çünkü sahnede olmak istiyorlardı. Buna
ihtiyaç duyuyorlardı. Kızılderili yağmur dansına nasıl ihtiyaç duyarsa, öyle.
Şahsen savaşa
karşıyım. Savaş karşıtı olmak popüler, ahlaki açıdan doğru ve aydınca bir tavır
olmadan önce de karşıydım savaşa. Ama bu profesyonel eylemcilerin çoğunun
cesaretlerinden ve samimiyetlerinden şüphe ederim. Gorki'den nereye geldik. Sal
düşünceyi, aksın. Kimin umurunda?
Hipodromda
kazançlı bir gün daha. Tasalanmayın, bütün parayı ben götürmüyorum. Genellikle
10 ya da 20, aklım iyice yatıyorsa 40 dolarlık ganyan oynarım.
Hipodrom da
insanların kafasını karıştırıyor. Her koşudan önce televizyonda iki uzmana
tahmin yaptırıyorlar. Ve her günün sonunda zarar gösteriyorlar. Bilgisayarlar
bile, ne kadar veri yüklerseniz yükleyin, beygirlerin ne yapacağını önceden
kestiremezler. Birisine size ne yapmanız gerektiğini söylemesi için para
ödüyorsanız, kaybettiniz demektir. Bu psikiyatrınızı, psikologunuzu,
borsacınızı, sanat tarihi öğretmeninizi ve vesairenizi de kapsar.
Bozgun sonrasında
güç toplamak kadar öğretici bir şey daha yoktur. Ama çoğu insan korkularına
yenilir. Başarısızlıktan o denli korkarlar ki başarısız olurlar. Fazlası ile
koşullanmışlardır, birinin
45
onlara ne yapması
gerektiğini söylemesine alışkındırlar. Aile ile başlar, okul ve iş hayatında
sürer.
Bakar mısınız,
hipodromda iki şanslı gün geçirdim ve birden her şeyi biliyorum.
Geceye açık bir
pencere var burda, donuyorum. Ama kalkıp kapıyı kapatmıyorum çünkü söz dört
nala koşuyor ve dizginlere asılamayacak kadar hoşnutum. Ama lanet olsun, kalkıp
kapatacağım ve işeyeceğim.
Halloldu. İkisi
de. Üstüme hırka bile giydim. Yaşlı yazar hırkasını giyer, bilgisayar ekranına
bakar ve hayata dair yazmaya başlar. Daha kutsallaşabilinir mi? Ve allahaşkına,
bir insanın ömründe ne kadar işediğini hiç merak ettiniz mi? Ne kadar yediğini,
sıçtığını? Tonlarca. Korkunç. En iyisi ölüp gitmek, uzun kalırsak
dışkılarımızla çevreyi kirletiriz. Striptizci kızların da allah belasını
versin, onlar da dışkılıyorlar.
Yarın atlar
koşmuyor. Perşembe boş gün.
Aşağı inip biraz
karımla oturacağım. Aptal kutusuna bakarım biraz. Ya hipodromdayım ya da
makinenin başında. Karım bundan şikayetçi değildir belki de. Değildir umarım.
Gidiyorum. İyi biri sayılırım aslında, değil mi? Merdivenden aşağı. Tuhaf
olmalı benimle yaşamak. Bana tuhaf.
İyi geceler.
20/10/91 00:18
Kendimi boş bir
testi gibi hissettiğim gecelerden biri. Tahayyül edin. Kazınmış, huzursuz.
Işıksız. İğrenme duygusundan bile yoksun.
İnsan kendini
böyle hissettiğinde intiharı bile düşünemez. Fikri oluşmaz.
Kalk. Kaşın. Su
iç.
Temmuz ayında bir
sokak köpeğinden farkım yok, oysa aylardan ekim.
İyi bir yıl oldu
yine de. Arkamdaki kitaplık yazılarımla dolu. Ocağın 18'inden bu yana yazılmış.
Zincirlerini kırmış bir deliden farkım yok. Aklı başında hiçbir yazar bu kadar
çok yazmaz. Hastalık.
Bu yıl
ziyaretçileri püskürtmekte her zamankinden daha başarılı olduğum için de iyi
bir yıl sayılır. Bir keresinde aldatıldım ama. Londra'dan bir adam yazdı,
Soweto'da öğretmenlik yapıyormuş. Öğrencilerine Bukowski okuduğunda çoğu ilgi
göstermiş kara derili Afrika'lı çocuklar. Hoşuma gitti. Davulun sesi bana da
uzaktan 48
hoş gelir. Aynı
adam daha sonra Guardian'da çalıştığını ve gelip benimle söyleşi yapmak
istediğini yazdı. Telefon numaramı istiyordu. Ben de mektup yazıp telefon
numaramı yolladım. Aradı. Efendi biri izlenimi uyandırdı telefonda. Gün ve saat
belirledik. Belirlediğimiz günün gecesi kapıdaydı. Linda ile şarapları açtık,
bardakları sehpanın üstüne koyduk ve başladık. Söyleşi fena gitmiyordu ama bir
tuhaflık da seziyordum. Sorduğu soruya yanıt veriyordum, sonra soru ve
yanıtımla ilgili kendi hayatından bir şeyler anlatmaya başlıyordu. Şişeler
boşaldı ve söyleşi bitti. Bir şişe daha açıp içmeye devam ettik. Afrika'dan söz
etmeye başladı. Aksanı giderek değişiyor, bayağılaşıyordu. Kendi de hızla
aptallaşmaya başlamıştı. Gözlerimizin önünde değişim geçiriyordu. Derken
cinsellik konusuna girdi ve bir türlü çıkamadı. Küçük zenci kızlardan
hoşlanıyordu. Ona fazla zenci tanımadığımızı ama Linda'nın Meksikalı bir arkadaşı
olduğunu söyledim. Buydu duymak istediği. Meksikalı kızlara nasıl bayıldığım
anlatmaya başladı. Linda'mn arkadaşı ile mutlaka tanışmalıydı. Mutlaka.
Düşünmemiz gerektiğini söyledik. Aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu. Kaliteli
şarap içiyorduk ama adam ucuz viski içmiş gibi davranıyordu. Çok geçmeden
herşey Meksikalı kıza indirgendi. "Meksikalı kız... Meksikalı kız... Nerde
Meksikalı kız?" Tamamen çözülmüştü. İğrenç bir ayyaşdan farkı kalmamıştı.
Görüşmenin bittiğini söyledim. Ertesi gün hipodroma gidecektim. Kapıya
götürdük. "Meksikalı kız... Meksikalı kız..." diye söylendi.
"Söyleşinin
bir kopyasını gönderirsin bize, değil mi?" diye sordum.
"Elbette,
elbette," dedi. "Meksikalı kız..."
Kapıyı kapattık
ve gitmişti.
Onu aklımızdan
silip atmak için bir süre daha içmek zorunda kaldık.
Üstünden bir ay
geçti. Hâlâ söyleşinin kopyasını bekliyorum. Guardian'la filan ilişiği yoktu
adamın. Sahiden Londra'dan arayıp aramadığını da bilmiyorum. Long Beach'den
aramıştı muhtemelen. İnsanlar evime girebilmek için söyleşiyi bahane ediyorlar.
Söyleşi
49
için genellikle
bir ücret talep edilmediğinden, herkes eline bir ses kayıt cihazı ve soru
listesi alıp kapıyı çalabilir. Bir gece bir Alman çaldı kapıyı. Tirajı
milyonları bulan bir Alman dergisi için çalıştığını söyledi. Saatlerce oturdu.
Sorulan aptalcaydı ama iyi bir söyleşi olmasını istiyordum; açıldım. Üç saatlik
kayıt yaptı. İçtik, içtik ve içtik. Başı önüne düşmeye başlamıştı. Adamı zom
etmiştik ve içmeye devam ediyorduk. Keyfimiz yerindeydi. Adamın başı göğsüne
inmişti. Ağzının köşelerinden salyalar akıyordu. Sarstım. "Hey! Hey!
Uyan!" Kendine geldi ve bana baktı. "Sana bir şey söyleyeceğim,"
dedi. "Ben dergide filan çalışmıyorum. Seni görmek istedim sadece."
Bir zamanlar
fotoğrafçılara da çok kerizlenirdim. İlişkilerinden söz edip işlerinden
örnekler gönderirlerdi. Sonra filtreleri, flaşları, fonları ve asistanları ile
çıkagelirlerdi. Bir daha haber alamazdın ama. Fotoğraf yollamazlardı demek
istiyorum. Bir tane bile. "Hepsinden birer adet göndereceğim sana," demişti
bir tanesi. "Biri sahici ebatlarda olacak." "Ne demek
istiyorsun?" diye sormuştum. "İki metre uzunluğunda, seksen santim
genişliğinde bir fotoğraf yollayacağım sana." Bu dediğim birkaç yıl
önceydi.
Hep söylerim;
yazarın işi yazmaktır. Bu sahtekar orospu çocukları beni kerizliyorlarsa suç
bende. İşim yok artık onlarla. Elizabeth Taylor'a yaltaklansınlar.
22/10/91 16:46
Tehlikeli hayat.
Sabah sekizde kalkıp kedileri besledim çünkü sekiz buçukta daha karmaşık bir
güvenlik sistemi döşemek üzere Westec Güvenlik'ten biri gelecekti. (Bir
zamanlar çöp bidonlarının üstünde uyuyan ben miydim?)
Westec
Güvenlik'in adamı tam sekiz buçukta geldi. Evi gezdirip pencereleri ve kapılan
gösterdim. Güzel, güzel. Hepsine elektronik ve optik alarm tesisatı
döşeyeceğiz. Linda aşağı inip birkaç soru sordu. Benden daha iyidir bu işlerde.
Benim kafamda tek
soru vardı: "Ne kadar sürer?"
"Üç
gün," dedi adam.
"Aman
allahım!" dedim. (Üç günün ikisinde hipodrom kapalı olacaktı.)
Bir süre
ortalıkta dolandıktan sonra adama birazdan döneceğimizi söyleyip çıktık. Bir
dostumuz evlilik yıldönümümüz için bize I.Magnin'in yüz dolarlık hediye
çeklerinden vermişti. Ayrıca tahsil etmek istediğim bir telif çekim vardı. Önce
bankaya. Çeki ciro ettim.
52
"İmzanız çok
güzel," dedi kız.
Yan taraftaki kız
gelip imzama baktı.
"İmzası
sürekli değişir," dedi Linda.
"Sürekli
kitap imzalamak zorunda kalıyorum," dedim.
"O bir
yazar," dedi Linda.
"Öyle mi?
Hangi türde yazıyorsunuz?" diye sordu kızlardan bi-
ri.
"Anlat,"
dedim Linda'ya.
"Şiir, öykü
ve roman türünde yazar," dedi Linda.
"Bir de
senaryo," dedim, "Barsineği."
"Ooo,"
dedi kızlardan biri gülümseyerek, "Gördüm,"
"Beğendiniz
mi?"
"Evet,"
diye gülümsedi.
"Teşekkür
ederim," dedim.
Sonra dönüp
bankadan çıktık.
Gördünüz mü?
Ünlüydük. Arabamıza binip alış veriş merkezine gittik.
I.Magnin'e yalan
bir yerde bk şeyler yemeye karar verdik.
Boş masalardan
birine oturup jambonlu sandöviç, elma suyu ve kapuçino söyledik. Masamızdan
alış veriş merkezinin büyük bir bölümünü görebiliyorduk. Bomboştu. Ekonomi çok
kötüydü. Biz yüz dolar harcamak üzereydik. Ekonomiye katkıda bulunacaktık.
Benden başka
erkek yoktu orada. Sadece kadınlar oturuyordu masalarda, yalnız ya da ikili.
Erkekler başka yerlerdeydi. Şikayetçi değildim. Kadınların arasında
emniyetteydim. Dinleniyordum. Yaralarım iyileşiyordu. Biraz gölgede kalmaktan
bir şey çıkmaz. Yoruldum kayalardan atlayıp durmaktan. Soluklandıktan sonra
tekrar atlardım belki. Belki.
Yemeğimizi
yedikten sonra I.Magnen'e girdik.
Gömleğe ihtiyacım
vardı. Gömleklere baktım. Bir tane bile bulamadım. Geri zekalılar tarafından
tasarlanmışlardı sanki. Vazgeçtim. Linda'nın çantaya ihtiyacı vardı. Bir tane
beğendi, %50 indirimli fiatı 395 dolar. 49.50 gibiydi daha çok. Vazgeçti.
Arkalıklarında fil başlan olan iki iskemle gördük. Güzeldiler. Ama binlerce do-
53
lar. Camdan bir
kuş vardı, 75 dolar. Hoştu ama Linda koyacak yerimiz olmadığını söyledi. Mavi
çizgili balık için de aynı şeyi söyledi. Yorulmaya başlamıştım. Alış veriş beni
yorar. Alış veriş sonrasında üstümden silindir geçmiş gibi hissederim kendimi.
Alacak hiçbir şey bulamıyordun üstelik. Tonla bok. Bedava verseler almazdım.
İnsanda sahip olma isteği uyandıracak bir şey satılmaz mı bu dükkanda?
Başka bir gün
tekrar denemeye karar verdik. Bir kitapevine girdik. Bilgisayar üstüne bir kitaba
ihtiyacım vardı. Daha çok bilgi edinmek istiyordum. Kitabı buldum. Kasaya
götürdüm. Kasadaki çocuk tuşladı ve kredi kartımla ödedim. "Teşekkür
ederim," dedi, "lütfedip şunu imzalar mısınız?" Son kitabımı
uzattı. İşte, ünlüydüm. Aynı günde iki kez fark edilmiştim. İki kez yeterliydi.
Üç kez ya da fazlası başın belada demekti. Tanrılar dozu tam istediğim gibi
ayarlıyorlardı. Adını sordum, ithaf ettim, imzaladım ve bir skeç çizdim.
Dönüşte bir
bilgisayar dükkanına girdik. Lazer yazıcı için kağıda ihtiyacım vardı. Yoktu.
Yumruğumu salladım tezgahtara. Eski günlerimi anımsadım. Tezgahtar başka bir
dükkan tarif etti. Dükkanı bulduk. Herşey vardı orda, hem de hesaplı. İki yıl
yetecek kadar lazer kağıdı, zarf, kalem ve ataş satın aldım. Geriye yazmak
kalmıştı.
Eve döndük.
Güvenlikçi gitmişti. Arada parkeci gidip gelmiş, "dörtte döneceğim,"
diye bir not bırakmıştı. Parkecinin dörtte dönmeyeceğini biliyorduk. Delinin
tekiydi. Çocukluğu ile ilgili. Kafası çok karışıktı. İyi parkeciydi ama.
Herşeyi yukarı
çıkardım. Hazırdım. Ünlüydüm. Yazardım.
Oturdum ve
bilgisayarı açtım. APTAL OYUNLAR'a girdim. Sonra Tao oynamaya başladım.
Ustalaşıyordum. Bilgisayara ender yeniliyordum. Bahis oynamaktan daha kolaydı,
ama bahis kadar tatmin edici değildi. Çarşamba günü hipodromda olacaktım yine.
Atlara oynamak cıvatalarımı sıkar. Planın bir parçasıydı. Ve iş görüyordu. Ve
elimde yazılmayı bekleyen 5.000 sayfa vardı.
54
31/10/91
00:27
Hipodromda
felaket bir gün. Para kaybı ile ilgisi yok. Biraz kazanmış bile olabilirim, ama
duygu olarak felaketti. Hiçbir şey kımıldamıyordu sanki. Zamanımı katlediyordum
ve biliyorsunuz; fazla zamanım kalmadı. Aynı yüzler, aynı %18'lik kesinti
tuzağı. Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. Repliklerimizi
biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı
biliyoruz, sadece kamera yok. Yine de çıkamıyoruz filmin içinden. Ve film kötü.
Gişe memurlarının çoğunu çok iyi tanıyorum. Bazen kupon yatırırken küçük
sohbetlerimiz olur. Benim tercihim işini yapmakla yetinen gişeci ile muhatap
olmaktır; paramı alsın ve tek kelime etmesin. Ama hepsi zamanla sosyalleşir.
Canlan sıkılır. Ayrıca kendilerini kollamak zorundadırlar çünkü bahisçilerin
çoğu arızalı insanlardır. Zaman zaman gişecilere saldırırlar; alarm zilleri,
koşarak gelen güvenlik görevlileri. Böylece kendilerini daha emniyetli
hissederler. Cana yakın bahisçileri bu yüzden yeğlerler.
Bahisçiler daha
kolaydır benim için. Müdavimler bir tür kaçık olduğumu, onlarla konuşmaktan haz
etmediğimi bilirler. Sürekli ye-
55
ni sistemler
denerim. Bazen dereyi geçerken sistem değiştiririm. Sayıları hakikatle
bağdaştırmaya çalışırım, deliliği bir sayıya ya da bir sayı kümesine kodlamaya.
Hayatı anlamak istiyorum, hayattaki olguları anlamak istiyorum. Bir makalede
günümüze dek satrançta şah, fil ve kalenin, şah ve iki kaleye eşdeğer kabul
edildiğini okudum. Programı 65.536 işlemcisi olan bir Los Alamos bilgisayarına
yüklemişler. Bilgisayar mat pozisyonundan geriye saymak sureti ile yüz milyar
olasılığı değerlendirmiş ve beş saat sonra problemi çözmüş. Şah, fil ve kale,
şah ve iki kaleyi 223 hamlede mat eder. Bu beni büyülüyor. O usandırıcı ve
zihin karıştırıcı at bahisçiliğine beş çektiğine şüphe yok.
Hayatımın fazlası
ile uzun bir bölümünü sıradan işlerde çalışarak geçirdiğimi düşünüyorum. Elli
yaşıma kadar. O orospu çocukları beni her gün bir yere gitmeye ve orda belli
bir süre kalıp geri dönmeye alıştırdılar. Hiçbir şey yapmadan dolandığım zaman
kendimi suçlu hissediyorum. Bu yüzden kendimi hipodromda buluyorum; sıkıntıdan
patlamış ve delirmek üzere. Gecelerimi bilgisayara ya da içmeye, ya da ikisine
ayırıyorum. Okurlarımın bazıları atlan çok sevdiğimi, hipodromun beni
heyecanlandırdığını, gözü kara bir kumarbaz olduğumu zannediyorlar. Posta
kutumdan atlar ve at ya-rışları hakkında dergiler ve öyküler çıkıyor. Oysa hiç
ilgi duymam. Ben hipodroma neredeyse istemeye istemeye giderim. Gidecek başka
bir yer düşünemeyecek kadar salağım. Nereye gideyim gün ortasında, nereye?
Cennet Bahçesi'ne mi? Sinemaya mı? Allah korusun. Günümü kadınlarla geçiremem
ve benim yaşımdaki adamların çoğu ölmüş, ya da ölmemişlerse de ölsünler çünkü
ölüden farkları yok.
Denedim
hipodromdan uzak durmayı. Ama asabi oluyorum, bunalıma giriyorum ve gece
bilgisayara verecek hiçbir şeyim olmuyor. Sanırım kıçımı evden çıkarmak beni
insanlıkla karşı karşıya getiriyor ve insanlığa baktığınızda tepki göstermeden
edemiyorsunuz. Dayanılır gibi değil, kesintisiz bir korku gösterisi. Evet,
sıkılıyorum orada, dehşete kapılıyorum, ama aynı zamanda bir tür öğrenciyim
hâlâ. Cehennem öğrencisi.
56
Kim bilir?
Yakında yatalak bile olabilirim. Tavana tutturulmuş kağıtlara resimler yaparım.
Uzun saplı fırçalar kullanır, hatta zamanla severim belki.
Ama şimdilik
bahisçilerin yüzlerine katlanmaktan başka çarem yok. Kartondan, dehşet verici,
kötü, boş, hırs dolu ve ölü yüzler; gün be gün. Kuponlarını yırtarken,
gazetelerini okurken, tabelayı incelerken sürekli eksiliyorlar. Ben de onlarla
birlikteyim, onlardan biriyim. Hastayız, ümit budalalarıyız. Eski
giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış
hayatlarımızla bir serap peşinde.
57
03/11/91 00:48
Bugün hipodroma
gitmedim. Bademciklerim şiş ve başımın üst kısmında bir ağn var, sağ tarafta.
Yetmiş yaşındaysan her an ön camdan dışarı fırlayabilirsin. Hâlâ arada sırada
kafa çekiyor ve çok fazla sigara içiyorum. Bu yüzden bedenim bana posta
koyuyor; ama beyni de beslemek gerek. Ve ruhu. İçmek hem beynimi hem de ruhumu
besler. Her neyse, bugün hipodroma gitmedim ve öğleye kadar uyudum.
İstirahat.
Jakuziye girdim bir komprador gibi. Hava güneşliydi ve su köpürüp dönüyordu.
Sıcak su. Bıraktım kendimi. Neden olmasın? Kendini daha iyi hissetmeye çalış.
Dünya giderek yırtılan ve her an patlayabilecek bok dolu bir kesekağıdı. Ben
kurtaramam dünyayı. Ama yazılarımın kıçlarını kurtarmalarına yardımcı olduğunu
söyleyen mektuplar alıp duruyorum. Bu yüzden yazmadım ama; kendi kıçımı
kurtarmak için yazdım. Hep dışardaydım, hiç ait olmadım. Okul bahçesinde
keşfettim bunu. Bir de çok yavaş öğrendiğimi. Herkes her şeyi biliyordu;
benimse hiçbir boktan haberim yoktu. Her şey üstüne badana çekilmiş ve kafa
karıştırıcı bir ışıkla
59
aydınlatılmış
gibiydi. Salaktım. Ama salaklığımda bile tam bir salak olmadığımın
farkındaydım. Koruduğum bir köşe vardı içimde. Önemi yok. Şimdi jakuzimdeyim ve
hayatım kapanmak üzere. Üzüntü duymuyorum; sirki gördüm. Hem o karanlığa ya da
her neyse oraya atılana dek yazacak şey çok. İşte bu yüzden kutsaldır söz;
sürekli yürür, arar, cümlelere dönüşür, zevkten dört köşe olur. Söz içimden
hâlâ akıyor ve hâlâ iyi. Talihliydim. Yaşlı yazar jakuzisinde düşüncelere
dalmış. Güzel, güzel. Cehennem hep var ama; çözülmeyi bekliyor.
Yaşlı san kedim
geldi ve bana baktı. Birbirimize baktık. İkimiz de her şeyi biliyorduk, hiçbir
şey bilmiyorduk. Sonra gitti.
Gün ilerledi.
Linda ile bir yerde öğle yemeği yedik, neresi olduğunu anımsamıyorum. Yemek iyi
sayılmazdı, masalar cumartesi insanları ile doluydu. Canlıydılar ama
değildiler. Masalara ve localara oturmuş bir yandan konuşuyor, bir yandan
yiyorlardı. Durun, aklıma geldi, Tanrım. Geçen gün hipodroma gitmeden önce öğle
yemeği için bir restorana gittim. Tezgah başına oturdum, kimsecikler yoktu.
Siparişimi vermiş bekliyordum ki adamın teki içeri girdi ve yanımdaki tabureye
oturdu. Yirmiye yakın tabure vardı ve hemen yanımdaki tabureye oturmuştu. Çok
sevmem ben insanları. Ne kadar uzak olursam o kadar iyi. Adam siparişini verdi
ve barmenle konuşmaya başladı. Profesyonel futbol. Ben de izlerim zaman zaman,
ama bir restoranda sohbetini etmek? Bitmek bilmiyordu. Ayrıntılara girdi. En
sevdiği oyuncu, bu sene kupayı kim alır, vs. Derken locada oturan biri de
sohbete katıldı. Yanımdaki götle dirsek temasında olmasaydım o kadar da
umursamazdım herhalde. İyi biri olduğu kesindi. Futbol aşığı. Güvenilir.
Amerikalı. Yanımda. Boşversenize.
Evet, öğle yemeği
yedik, Linda ve ben. Sonra da eve dönüp huzurlu bir şekilde geceye doğru
ilerledik. Hava karardıktan hemen sonra Linda bir şey fark etti. İyidir fark
etmekte. Arka bahçeden içeri doğru geldiğini gördüm. "Charley düşmüş,
itfaiye geldi," dedi.
Ön bahçeden geçip
sokağa çıktım. İtfaiye arabası ordaydı. Kapının önünde bir itfaiyeci duruyordu.
"Ben Charley'nin komşusuyum. Yaşıyor mu?" diye sordum.
60
"Evet,"
dedi.
Ambulans
bekleniyordu anlaşılan. İtfaiye önce gelmişti. Linda ile bekledik. Ambulans
geldi. Tuhaftı. Ufak tefek iki adam indi am-bülansdan, bayağı ufak tefek. Yan
yana durdular. İtfaiyeciler etraflarını sardı. İçlerinden biri ufak tefek
adamlara bir şeyler anlattı. Ufak tefek adamlar dinleyip başlarını salladılar.
Sonra bitti. Ambulansın arkasına gidip sedye ile döndüler. Basamakları çıkıp
eve girdiler.
Uzun süre
kaldılar içerde. Sonra çıktılar. Koca Charley'yi sedyeye bağlamışlardı.
Ambulansa bindirilmeden hemen önce yanına gittik. "Dayan, Charley,"
dedim. "Dönmeni bekleyeceğiz," dedi Linda.
"Siz kimsiniz?"
diye sordu Charley.
"Biz senin
komşunuzuz," diye cevapladı Linda.
Sonra Charley'yi
ambulansa yüklediler ve götürdüler. İçinde iki akrabasının bulunduğu kırmızı
bir araba da ambulansı izledi.
Karşı komşum
geldi yanımıza. El sıkıştık. Birkaç kez içmişliği-miz vardı. Charley'den söz
ettik ona. Hepimiz kınadık akrabalarını onu bu kadar yalnız bıraktıkları için.
Yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu ama.
"Şelalemi
görmelisiniz," dedi komşum.
"Pekala,"
dedim. "Gidip görelim."
Evine gittik,
karısının ve çocuklarının yanından geçip arka kapıdan çıktık, havuzu katettik
ve KOCA bir şelale vardı karşımızda. Arkadaki yüksek kayanın tepesinden
dökülüyordu ve suyun bir kısmı bir ağacın gövdesinden çıkıyordu sanki.
Devasaydı. Farklı renklerde iri ve harikulade taşlardan yapılmıştı. Mükemmel
ışıklandırılmış kükreyen bir şelale. İnanılır gibi değildi. Arka tarafta hâlâ
çalışan bir işçi vardı. Şelale bitmemişti henüz.
İşçinin elini
sıktım.
"Bütün
kitaplarını okumuş," dedi komşum.
"Vay
canına," dedim.
İşçi bana gülümsedi.
Sonra eve girdik.
"Bir bardak şaraba ne dersin?" diye sordu komşum.
61
"Sağol,"
dedim. Sonra bademciklerimden ve başımın ağrısından söz ettim.
Linda ile karşıya
geçip evimize girdik. Günüm ve gecem böyle geçti aşağı yukarı.
62
22/11/91 00:26
71. yılım olağanüstü
verimli bir yıl oldu. Bu yıl hayatımın hiçbir yılında yazmadığım kadar çok
yazmış olabilirim. Her ne kadar yazar kendi çalışmasını tarafsız olarak
değerlendiremese de, ben her zaman yazdığım kadar iyi yazdığıma inanıyorum -en
iyi yazdığım zamanki kadar iyi demek istiyorum. 18 Ocak'ta kullanmaya
başladığım bilgisayarın katkısı büyük. Sözcüklerin daha kolay dökülmelerini
sağlıyor. Beyinden (ya da nerden geliyorlarsa ordan) parmaklara, parmaklardan
da havada çaktıkları ekrana daha hızlı ulaşıyorlar - taze ve kıtır. Önemli olan
hızın kendisi değil; akış. Sözün aktığı bir nehir ve söz iyiyse bırak aksın.
Üstelik karbon kağıtlarına ve temize çekmeye paydos. Eskiden bir gece yazıyı
yazar, bir gece de yaptığım hataları düzeltip temize çekerdim. İmla hatalarını,
cümle bozukluklarını artık orijinal kopya üstünde düzeltebiliyorsunuz. Tekrar
yazmaya, sağdan soldan oklar çekmeye paydos. Kimse gelişigüzel yazılmış bir
kopya okumak istemez, yazar bile. Bütün bunlar fazlası ile titiz ve mızmızca
bulunabilir; ama değil. Son derece hayırlı. Ve insan ruhunu böyle yitiriyorsa,
ben varım.
63
Kötü anılar da
var. Bir gece dört saat kadar yazdığımı anımsıyorum. Çok kısmetli bir gece
geçirdiğimi düşünüyordum ki yanlış bir tuşa ya da tuşlara dokunmuş olmalıyım,
ekranda mavi bir şimşek çaktı ve yazdığım sayfalar kayboldu. Geri getirmek için
elimden geleni yaptım ama nafile. Kaybolmuşlardı. Evet, "Save-all"da
çalışıyordum, yine de kaybolmuşlardı. Aynı şey birkaç kez daha başıma gelmişti
ama zaiyat hiç o denli büyük olmamıştı. Size şu kadarını söyleyeyim, sayfaların
birden yok olduklarını fark etmek korkunç bir duygu. Şimdi anımsadım, romanımın
dört sayfası da yok olmuştu. Bütün bir bölüm. Oturup allahın cezası bölümü
baştan yazmıştım. Ve bunu yaptığında bir şeyler eksilir, küçük pırıltılar geri
gelmez. Ama bir şeyler de kazanırsın. Seni çok tatmin etmeyen şeyleri çıkarıp
daha iyilerini eklersin. Öyleyse? Uzun bir gece oldu. Kuşlar uyanmış. Karın ve
kedilerin aklını kaçırdığını düşünüyor olmalılar.
Şu "mavi
şimşek"le ilgili olarak birkaç bilgisayar uzmanına danıştım, ama hiçbiri
bir şey söyleyemedi. Çoğu bilgisayar uzmanının çok uzman olmadıklarını fark
ettim. Kitaplarda yazılı olmayan garip şeyler oluyor. Şimdi bilgisayarlar
hakkında daha çok şey biliyor ve sayfaları "mavi şimşek"ten geri
getirmenin bir yolu vardır diye düşünüyorum.
En kötü gece
bilgisayarın başına oturduğum ve aletin tamamen sapıttığı geceydi. Bombalar,
tuhaf ve yüksek sesler, kararma anları, ölümcül karanlıklar; uğraştım,
çabaladım, işe yaramadı. Sonra ekranda ve beynin yanındaki disket sokulan
aralıkta pıhtılaşmış sıvıya benzer bir şey fark ettim. Kedilerimden biri
makineye işemişti. Tamirciye götürmek zorunda kaldım. Teknisyen dışardaydı.
Tezgahtarlardan biri beynin bir parçasını söktü, beyaz gömleğine sarı bir sıvı
döküldü ve geri çekilip, "kedi sidiği," diye bağırdı. Zavallı adam.
Zavallı adam. Neyse, bıraktım bilgisayarı. Beynin bütün parçalarını sökmek
zorunda kaldılar. Bakımı sekiz gün sürdü. O süre boyunca daktiloya döndüm.
Daktiloda yazmayı baştan öğrenmek zorunda kaldım. Akışı sağlayabilmek ancak
kafayı iyice çektikten sonra mümkün oldu. Ve dediğim gibi; bir gece yazmak
için, bir ge-
ce temize çekmek
için. Ama iyi ki vardı daktilo. Birlikte elli yılımız geçmiş, çok güzel
zamanlarımız olmuştu. Bilgisayar geri geldiğinde emektar daktiloyu köşesine
koyarken hüzünlenmedim dersem yalan olur. Ama bilgisayarın başına oturdum ve
sözcükler çılgın kuşlar gibi uçuştular. Mavi şimşekler çakmıyor, sayfalar
kaybolmu-yordu artık. Düzelme bile söz konusuydu. Kedi sidiği bazı sorunları
gidermişti. Tek fark artık bilgisayarın üstünü büyük bir plaj havlusu ile
örtmem.
Evet, en verimli
yılım. Şarap doğru yıllanmışsa güzelleşir.
Kimseyle
yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim yok. Umurumda bile değil. Hayatta
iken devinmek önemli olan. Gün ışığında kapılar açılır ve atlar ışığın içine
fırlar ve cokeyler; parlak ipek giysilerinin içinde küçük şeytanlar,
zorlayarak, sapına kadar. İhtişam devinimde ve hodri meydan diyebilmektedir.
Ölümün canı cehenneme. Her şey bugün, bugün, bugün. Evet.
09/12/91 01:18
Med ve cezir. Beş
dakikadır oturmuş masanın üstündeki raptiyeyi seyrediyorum. Dün hipodromdan
dönerken otobanda hava kararmak üzereydi. Hafif sis vardı. Noel bir mızrak gibi
yaklaşıyordu. Birden otobanda benden başka kimse olmadığını fark ettim. Sonra
yolun ortasında kocaman bir tampon gördüm. Direksiyonu son anda kırıp kurtardım
ve sağıma baktım. Birkaç araba birbirlerine girmişlerdi, dört ya da beş araba.
Ama sessizlik hakimdi; ne hareket, ne insan, ne alev, ne duman, ne de far
ışığı. Arabaların içinde insan olup olmadığını fark edemeyecek kadar hızlı
gidiyordum. Birden gece oldu. Öyle olur bazen, uyarı yoktur. Her şey saniyenin
içinde olup biter. Hayattasın. Ölmüşsün. Ve hayat sürer.
Pamuk ipliği ile
bağlıyız hayata. Olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız. Bu
geçicilik unsuru işin en iyi ve en kötü kısmıdır. Elden de bir şey gelmez. Bir
dağın zirvesine çıkıp on yıllarınızı meditasyon yaparak geçirseniz de bu
gerçeği değiştiremezsiniz. Kabullenmeyi seçebilirsiniz ama bu da ne kadar
sağlıklıdır bilemiyorum. Fazla düşünüyoruz belki de. Daha çok hisset, daha az
düşün.
66
Kazaya karışan
bütün araçlar griydiler sanki. Tuhaf.
Filozofların
kendilerinden önce getirilmiş kavram ve teorileri çürütüş biçimlerini
seviyorum. Yüz yıllardır sürüyor. Hayır, öyle değil, diye çıkarlar ortaya. Yol
bu. Durmaksızın sürüyor ve bana sorarsanız bu ilerleyiş son derece makul.
Filozoflar için asıl sorun daha anlaşılır bir dille yazmak. Bunu yapabildikleri
ölçüde düşünceleri aydınlanır ve ilginçleşir. Sırrı, yalınlık.
Yazarken
kaymalısın. Sözcükler pürüzlü ve bulanık olabilirler, ama keyifli bir şekilde
kayıp gidiyorlarsa duyulan hazla ışıldarlar. Özenle yazmak ölümcüldür.
Sözcüklerle kaya parçalan veya yenecek lokmalarmış gibi oynamakta Sherwood
Anderson'un üstüne yoktu bence. Sözcükleri kağıda resmederdi. Ve öyle
basittirler ki ışık patlamaları hissedersiniz; kapılar açılır, duvarlar kayar.
Halıları, ayakkabıları, parmakları görürsünüz sayfada., sözün ustasıydı.
Harikuladeydi. Ama Sherwood'un sözcükleri mermi gibidirler de. Onu okurken
birden yere serilebilirsiniz. Uzun lafın kısası Sherwood işi biliyordu.
Sezgileri güçlüydü. Hemingway yazıyı fazla ciddiye almıştı. Onu okurken ne
kadar emek sarf ettiğini görebilirsiniz. Anderson ciddi bir şeyden söz ederken
gülmeyi de bilirdi. Hemingway hiç bilmedi gülmeyi. Sabahın altısında ayakta
yazan birinin mizah duygusu olamaz. Bir şeylerin üstesinden gelmeye
çalışıyordun
Yorgunum bu gece.
Allah kahretsin, yeterince uyuyamıyorum. Bana kalsa öğleye dek uyurum ama ilk
koşu 12:38'de, yolu ve bahis hesapları için gerekli süreyi de ilave edersen
saat 11:00'de evden çıkmak zorundayım; postacı gelmeden. Sabah ikiden önce
yattığım enderdir. İki kez çişe kalkarım. Kedilerimden biri beni her sabah altıda
uyandırıyor, saat gibi. Suyu kaynadı, bahçeye çıkaracağım. Bir de sabah ondan
önce aramayı seven yalnız kalpler var. Ben açmam, tele-sekreter devreye girer.
Uykumun .bölündüğünü anlatmaya çalışıyorum. Ama tek şikayetim buysa aslan
gibiyim demektir.
Önümüzdeki iki
gün atlar koşmuyor. Yarın öğleden önce kalkmayacak ve kendimi bir güç santralı
gibi hissedeceğim, on yıl daha
67
genç. Gel de
gülme -on yıl daha genç beni 61 yapar, sevinilecek şey mi? Bırakın ağlayım,
bırakın ağlayım. Saat 01:00. Neden kesip yatmıyorum?
68
18/01/92 23:59
Roman, şiir ve
hipodrom arasında gidip geliyorum ve hâlâ hayattayım. Hipodromda yeni bir şey
yok, insanlıkla yüzleşilen bir yer işte. Bir de yol var, gidiş ve dönüş.
Karayolları insanların ne olduğu hakkında iyi bir fikir verir. Rekabetçi bir
toplumuz. Yaradılışımızda var ve bu karayollarında iyice belirginleşiyor. Yavaş
sürücüler seni engellemek, hızlı sürücüler ise sollamak isterler. Hızlı
sürücüler beni pek rahatsız etmez. Yol verir kurtulurum. Ama yavaş sürücüler
can sıkıcıdırlar, sol şeritte seksenle giderler. Ve bazen iki arabanın arasında
sıkışıp kalırsın. Önündeki sürücünün başını durumunu okumaya yetecek kadar
görürsün. Önündeki sürücünün ruhu uykudadır ve aynı zamanda hayata küs, bayağı,
acımasız ve aptaldır.
Bir sesin bana,
"Böyle düşündüğün için aptal olan sensin aslında," dediğini duyar
gibi oluyorum.
Toplumdaki geri
zekalıların geri zekalı olduklarını idrak edemeyip onları koruyacak birileri
daima vardır. Bunu idrak edememelerinin nedeni kendilerinin de geri zekalı olmalarıdır.
Geri zekalılar
69
cennetinde
yaşıyoruz; bu şekilde yaşayıp birbirlerine bu şekilde davranmalarının nedeni
bu. Onların bileceği iş, beni ilgilendirmez. Ama ne var ki onlarla yaşamak
zorundayım.
Bir keresinde
birkaç kişi ile akşam yemeğine çıkmıştım. Yanımızdaki masada bir grup vardı.
Yüksek sesle konuşup kahkaha ile gülüyorlardı. Sahte kahkahalar, zorlama.
Kesintisiz.
Sonunda
masamızdakilere, "Çekilir gibi değil, değil mi?" diye sordum.
İçlerinden biri
bana döndü ve tatlı bir tebessümle, "insanları mutlu görmek beni de mutlu
eder," dedi.
Cevap vermedim.
İçimde kara bir delik oluşmuştu ama.
Karayollarında
insanlar hakkında bilgi edinirsin. Yemek masalarında insanlar hakkında bilgi
edinirsin. Televizyonda insanlar hakkında bilgi edinirsin. Süper marketlerde
insanlar hakkında bilgi edinirsin. Listeyi uzatmak mümkün. Edindiğin bilgi hep
aynı bilgi. Elden ne gelir? Kıçını kolla ve bardağını doldur. İnsanları mutlu
görmek beni de mutlu eder. Ama nerede o mutlu insanlar? Ben göremiyorum.
Bugün hipodroma
gidip yerime oturdum. Kepini ters giymiş biri vardı önümde. Hipodromun
dağıttığı keplerden. Promosyon Günü. Adamın Yarış Bülteni ve armonikası vardı.
Armonikayı çalmaya başladı. Bilmiyordu çalmayı. Üflüyordu sadece. Schoenberg'in
12 tonluk gamı filan da değildi. Bir süre sonra soluksuz kaldı ve Yarış
Bülteni'ni açtı.
Tam önümde iki
haftadan beri gelen aynı üç adam oturuyordu. Biri sürekli kahverengi giysi ve
şapka giyiyordu ve altmış yaşların-daydı. Yanındaki daha yaşlı görünüyordu,
altmış beş civarında. Saçı pamuk gibi beyaz, boynu eğri, omuzlan yuvarlaktı.
Üçüncüsü Çinli'ydi ve durmadan sigara içiyordu. Her koşudan önce oynayacakları
atları tartışıyorlardı. İnanılmaz bahisçilerdi bunlar, daha önce anlattığım
CAZGIR misali. Nedenini söyliyeyim. İki haftadır arkalarında oturuyorum ve
içlerinden biri bile bir kez olsun birinci gelecek atı bulamadı. Üstelik favori
atlara da oynuyorlar. 45 koşuda yapılmış üçlü seçimden söz ediyoruz burda. Tek
bir at bile bulama-
70
dan yapılmış 135
seçim. Bu gerçekten şaşırtıcı bir istatistik. Bir düşünün. İçlerinden biri 1 ya
da 3 numara gibi bir numara seçip hep o numaraya oynasaydı bir at bulması
kaçınılmazdı. Ama beyinlerini ve bilgilerini kullanarak her seferinde farklı
bir seçim yapmış ve bütün koşuları ıskalamışlardı. Neden vazgeçmezler hipodroma
gelmekten? Beceriksizliklerinden utanç duymazlar mı? Hayır, bir sonraki yarış
var hep. Bir gün kazanacaklar. Hem de büyük.
Hipodromdan çıkıp
eve döndüğümde neden bu kadar mutlu olduğunu anlıyorsunuzdur her halde?
Sözcüklerin dizileceği temiz bir ekran. Bu dünyanın dahileri karım ve dokuz
kedim olmalı. Öyleler.
71
08/02/92 01:16
Yazarlar
yazmadıklarında ne yaparlar? Ben hipodroma giderim. Eski günlerde ya açlık
çeker ya da boktan işlerde çalışırdım.
Yazarlardan uzak
duruyorum artık -veya kendilerine yazar diyenlerden. Ama aynı yerde yaşamaya ve
yazmaya ya da ölmeye karar verdiğim 1970'den 1975'e kadar pek çok yazar uğradı
evime; hepsi şair. ŞAİRLER. Ve çok tuhaf bir şey keşfettim: hiçbirinin görünür
bir geçim kaynağı yoktu. Kitapları basıldığında satmazdı. Ve şiir
dinletilerinde izleyici sayısı çok az olurdu, 4 ya da 14 başka şair. Ama hepsi
güzel evlerde yaşar, sofamda oturup biramı içmeye bol zaman bulurlardı.
Deliliğimle şehirde ünlenmeye başlamıştım; gizli tutulan şeylerin yapıldığı,
çılgın kadınların dans edip şişe kırdıkları partiler veriyordum. Ya da
birilerini balkondan aşağı atıyordum, ya da polis geliyordu, ya da... ya da.
Çoğu doğruydu. Ama kira ve içki parasını denkleştirmek için sözü kağıda döküp
yayıncıya ve dergilere yollamak zorunda olan da bendim; bu da düzyazı demekti.
Ama bu... şairler... sadece şiir yazarlardı. Şiirlerini ince ve yapay
bulurdum... yazmaktan vazgeçmezlerdi ama; iyi giyinir, iyi
72
beslenir, sofamda
uzun uzun oturup biramı içerlerdi. Sürekli şiirlerinden ve kendilerinden söz
ederlerdi. Bir çok kez, "Yahu, söylesene, nerden geçiniyorsun?" diye
sordum. Öylece oturup gülümse-mekle yetindiler, biramı içtiler ve çılgın
kadınlarımdan birinin gelmesini beklediler bir şekilde sebeplenmeyi umarak
-seks, hayranlık, macera ya da ne olursa.
Bu bebelerden
kurtulma zamanının geldiğini düşünmeye başlamıştım. Ve yavaş yavaş sırlarını
çözdüm; tek tek. Genellikle arka planda ANNE vardı. Anneleri bakıyordu bu
dahilere; kirayı ödüyor, mutfaklarını dolduruyor ve giydiriyordu.
Bir gece ender
ziyaretlerimden birinde bu ŞAİR'in dairesinde oturduğumu anımsıyorum. Hayli
sıkıcı bir geceydi, içki yoktu. ŞAİR karşımda oturmuş daha geniş bir zümre
tarafından tanınmaması-nın ne denli büyük bir haksızlık olduğunu anlatıyordu.
Editörler ona karşıydı, herkes ona komplo kuruyordu. Parmağını bana doğrulttu:
"Sen de," dedi. "Martin'e beni yayınlamamasını söyledin!"
Doğru değildi. Farklı şeylerden de şikayet edip sızlandı. Sonra telefon çaldı.
Ahizeyi kaldırıp son derece temkinli ve alçak bir sesle konuştu. Sonra kapattı
ve bana döndü.
"Annem.
Buraya geliyor. Gitmek zorundasın."
"Gelsin
canım. Anneni tanımak isterim."
"Olmaz!
Olmaz! Korkunçtur annem! Gitmen gerek! Hemen! Çabuk!"
Asansöre binip
aşağı indim ve şairi defterimden sildim.
Bir başkası
vardı. Annesi yemek, araba, sigorta ve kira masraflarını karşılamakla kalmayıp
zaman zaman şiirlerini de yazıyordu. Ve on yıllardır sürüyordu bu.
Bir başka tip
vardı, her zaman son derece sakin ve besili görünürdü. Her Pazar öğleden sonra
kilisenin birindeki şiir atölyesinde ders verirdi. Şık bir dairesi vardı.
Komünist partiye kayıtlıydı. Adı Fred olsun. Bir keresinde şiir atölyesinde
verdiği derslere devam eden ve ona hayranlık besleyen geçkince bir hanıma,
"Baksana, Fred geçimini nasıl sağlıyor!" diye sordum. "Oo,"
dedi, "Fred bilinmesini istemiyor, hayatını gizli tutmaktan hoşlanır, ama
geçimini
73
seyyar büfeleri
yıkayarak sağlıyor."
"Seyyar büfe
de ne?"
"İş
yerlerine gidip öğle paydoslarında kahve ve sandöviç servisi yapan şu vagon
kamyonlar var ya, Fred geçimini onları yıkayarak sağlıyor."
İki yıl geçti ve
Fred'in aynı zamanda iki apartman sahibi olduğu ve daha çok kira geliri ile
geçindiği ortaya çıktı. Bunu öğrendiğimde kafayı çekip arabama atladım ve
Fred'in evine sürdüm. Küçük bir tiyatronun üstünde oturuyordu. Buram buram
sanat kokardı bina. Arabamdan fırlayıp zilini çaldım. Açmadı kapıyı. Evde
olduğunu biliyordum. Perdenin arkasında gölgesini görmüştüm. Arabama bindim,
kornaya bastım ve "Hey, Fred, aşağı in!" diye bağırmaya başladım.
Pencerenin camına bir bira şişesi fırlattım. Cama çarpıp camı kırmadan aşağı
düştü. İşe yaramıştı ama. Fred küçük balkonuna çıkıp aşağı baktı.
"Bukowski, git burdan!"
"Fred, aşağı
in de sıçayım ağzına! Seni komünist toprak ağası seni!"
İçeri koştu. Orda
oturup aşağı inmesini bekledim. Boşuna. Sonra polisi aradığı hissine kapıldım.
Polislere doymuştum. Arabama binip eve döndüm.
Sahilde oturan
bir başka şair anımsıyorum. Süper bir ev. Ömründe çalışmamış. Bırakmadım
peşini, "Geçimini nasıl sağlıyorsun? Geçimini nasıl sağlıyorsun?"
Sonunda pes etti. "Ailemin birkaç gayri menkulü var, kiraları ben
topluyorum, bana maaş ödüyorlar." İyi bir maaşı vardı tahmin ederim.
Neyse, o söylemişti hiç olmazsa.
Bazıları hayatta
söylemez. Vardı öyle biri. İyi şairdi ama çok az yazardı. Çok hoş bir dairede
oturuyordu. Sürekli seyahat ederdi; Hawaii filan. İçlerinde en rahat olan oydu.
Üst baş her zaman pırıl pırıl, ayakkabılar yeni, sinekkaydı traşlı, saçı
bakımlı, dişler bembeyaz. "Hadi güzelim, söyle, değirmenin suyu nerden?"
Tek kelime etmezdi. Gülümsemezdi bile. Yüzüme bakardı sadece.
Bir de sadaka ile
yaşayan şair tipi vardır. Bir tanesi için bir şiir yazdım ama hiçbir zaman
yayınlatmadım çünkü sonunda ona acı-mıştım.
74
Şairler hakkında
yazmaktan yoruldum. Ama kendilerine bir iş bulup çalışacaklarına şairlikte
ısrar ederek kendilerine zarar verdiklerini eklemeden edemeyeceğim. Ben elli
yaşıma kadar berbat işlerde çalıştım. Bir kez bile şairlik iddiasında
bulunmadım. Kalabalığın içine sıkışıp kalmıştım. İnsanın yaşayabilmek için çalışmak
zorunda olması iyi bir şeydir, demiyorum. Korkunçtur genellikle. Sık sık iğrenç
bir işi kaybetmemek için savaşmak zorunda kalırsın, çünkü arkanda işine talip
yirmi beş kişi beklemektedir. Anlamsızdır elbette, insanı dümdüz eder. Ama o
kalabalığın içinde olmak yazarken palavradan uzak durmayı öğretti bana. İnsanın
burnu biraz sürtme-li bence, hapis nedir, hastane nedir bilmeli. Dört beş gün
aç kalmak nedir bilmeli. Kaçık bir kadınla yaşamak da bel kemiğini güçlendirir.
Mengeneden kurtulduktan sonra coşkuyla, özgürlük duygusu ile yazılır, diye
düşünüyorum. Böyle düşünmemin nedeni tanıdığım bütün şairlerin lapacı ve asalak
olmaları. O bencil dayanıksızlıklarından başka yazacak şeyleri yok.
Evet, uzak
duruyorum ŞAİR'lerden. Haksız mıyım?
16/03/92 00:53
Nereden
kaynaklandığı hakkında hiçbir fikrim yok. Bir şekilde oluşmuş: geçmişteki
yazarlara dair bir his. Hissettiklerimin gerçekle ilgisi yok. Bana ait, tamamen
uydurulmuş. Sherwood Anderson'ı ufak tefek, omuzlan çökük biri olarak tahayyül
ediyorum örneğin. Uzun boylu ve dimdik biriydi muhtemelen. Olsun. Ben onu öyle
canlandırıyorum kafamda. (Fotoğrafını görmüşlüğüm yok.) Dosto-yevski'yi koyu
yeşil gözleri için için yanan, sakallı ve şişman biri olarak tahayyül ediyorum.
Önce çok şişman, sonra çok zayıf, sonra yine şişman. Zırvalıyorum şüphesiz, ama
kendi zırvalamalarımı severim. Doostoyevski'nin küçük kızlara düşkün biri
olduğunu bile düşünüyorum. Faulkner'i hayli loş bir ışıkta, nefesi iğrenç kokan
biri olarak görüyorum. Gorki, gizli bir ayyaş. Tolstoy sebepsiz yere müthiş
öfkeleniyor. Hemingway kapalı kapılar ardında bale egzersizleri yapılıyor.
Celine'in uyku sorunu var. e.e.Cummings usta bir bilardo oyuncusu. Çok
uzatabilirim.
Yarı deli,
uyumsuz ve aç bir yazar olduğum günlerde kapıldığım hayaller bunlar. Yemeğim
az, ama vaktim boldu. Her kim olurlarsa
77
olsunlar, benim
için sihirli insanlardı yazarlar. Kapıları farklı açıyorlardı. Sabah
kalktıklarında güne sert bir içki ile başlıyorlardı. Hayat onlar için
katlanılması güç bir şeydi. Her gün, ıslak betonda yürümekten farksızdı.
Kahramanlarım yaptım onları. Beslendim onlardan. Onlara dair kurduğum hayaller
bana hiçliğimde destek oldular. Onları düşünmek, onları okumaktan daha güzeldi.
D.H.Lawrence örneğin. Ne şeytansı bir adamdı. O kadar çok şey biliyordu ki
kafası sürekli bozuktu. Harikulade. Harikulade. Ve Aldous Huxley... beyin gücü
fazlalığı vardı adamın. O kadar çok şey biliyordu ki sürekli başı ağrıyordu.
Açlık yatağıma
uzanır ve bu adamları düşünürdüm.
Edebiyat öyle...
Romantik'ti ki. Evet.
Besteciler ve
ressamlar da iyiydi ama; çıldırırlar, intihar ederler, tuhaf ve uygunsuz
davranışlar sergilerlerdi. İntihar çok iyi fikirdi. Ben bile birkaç kez
denedim. Gerçi çuvalladım ama epey yaklaşmıştım; kararlı denemeler. Şimdi
yetmiş iki yaşındayım. Kahramanlarım geçmişte kaldılar ve yenileri ile yaşamak
zorundayım. Yeni yaratıcılarla, yeni ünlülerle. Beni kesmiyorlar. Onlara
bakıyorum, dinliyorum ve hepsi bu mu, diye sormadan edemiyorum. Demek
istediğim, çok rahatlar... şikayet ediyorlar... ama RAHATLAR. Delilik yok.
Delilik belirtilerine sadece başarılı olamayıp nedenlerim dış güçlere
bağlayanlarda rastlanıyor. Ve kötü yaratıyorlar; korkunç.
Kendime örnek
alabileceğim kimse kalmadı. Kendimi bile kendime örnek alamıyorum artık. Hapse
girer çıkardım eskiden. Kapı kırardım, pencere kırardım, ayın 29 günü içerdim.
Şimdi şu bilgisayarın başına oturup radyo dinliyorum; klasik müzik. İçki bile
içmiyorum bu gece. Karaciğerimi dinlendiriyorum. Ne için? Seksen ya da doksan
yaşıma kadar yaşamak istiyor muyum? Ölmenin sakıncası yok benim için... ama bu
yıl değil, tamam mı?
Bilmiyorum,
farklıydı eskiden. Yazarlar daha bir... yazardılar. Bir şeyler gerçekleşirdi.
Black Sun Press. Crosby'ler. Ben de bir ara kendimi o çağda bulmadıysam allah
belamı versin. Caresse Croby bir öykümü Portfolio dergisinde, yanılmıyorsam
Sartre, Henry Mil-
ler ve galiba
Camus ile birlikte basmıştı. Dergi artık bende değil. İnsanlar benden çalarlar.
Benimle içmeye gelip kitaplarımı araklarlar. Giderek yalnızlığı seçmem bu
yüzden. Neyse, Kükreyen 20'leri, Gertrude Stein'ı ve Picasso'yu başkaları da
özlüyordur mutlaka... James Joyce'u, Lawrence'i ve diğerlerini.
Surda oturmuş
sigara içiyor, müzik dinliyorum. Sağlığım iyi ve eskisi kadar ya da daha iyi
yazdığımı umuyorum. Ama ne zaman elime bir kitap alıp okumaya kalkışsam o
kadar... çalışılmış... buluyorum ki, iyi özümsenmiş hir tarz gibi. Çok ve çok
uzun zamandır okudum belki de. Bir de elli yıldır yazan biri olarak (ve kamyon
yükü ile yazdım) başka bir yazan okurken nerde numara yaptığını hemen hissettiğime
inanıyorum. Yalanlar göze batıyor, cila gıcırdıyor. İyi öğrendikleri bir işi
yapıyorlar; damlayan musluğun contasını değiştirmek gibi.
Başkalarında
büyüklük hayal ettiğim eski günler daha iyiydi benim için, büyüklük her zaman
orda olmasa da.
Gorki'yi bir Rus
sefilhanesinde yanındaki adamdan tütün isterken canlandırırdım gözümde.
Robinson Jeffers'ı bir atla konuşurken. Faulkner'ı şişenin dibindeki son yuduma
bakarken. Biliyorum, biliyorum, budalaca. Gençlik budalalıktır, yaşlı ise
budala.
Uyum sağlamak zorunda
kaldım. Ama hepimiz için, şu an bile, bir sonraki cümle var ve o cümle belki de
nihayet söylemek istediğimizi söyleyen cümledir. Kısır günlerde o cümleyi
düşünüp, yarın ola hayır ola, deyip uykuya dalarız.
Biz bugün o eski
puştlar kadar iyiyiz muhtemelen. Ve bazı gençler beni benim o eski tüfekleri
gördüğüm gibi görüyorlar. Bunu biliyorum, çünkü mektuplar alıyorum. Okuyup çöpe
atıyorum. Heybetli 90'lar bunlar. Bir sonraki cümle var. Ve ondan sonraki. Son
cümleye dek.
Evet. Bir sigara
daha. Sonra banyo yapıp yatacağım.
16/04/92 00:39
Hipodromda kötü
bir gün. Yol boyunca sürekli hangi sistemi kullanacağıma karar vermeye
çalışırım. Altı-yedi farklı sistemim var. Ve bugün kesinlikle yanlış sistemi
seçtim. Olsun, bahislerde kıçımı ya da aklımı kaçırmam olanaksız. Büyük
oynamam. Yıllarca yoksulluk çekmek beni temkinli kıldı. Kazandığım zaman da çok
kazanmam. Yine de haklı çıkmak haksız çıkmaya yeğlenir, hele hayatından saatler
feda ediyorsan. İnsan orda saatlerin katlini hissedebiliyor. Bugün ikinci koşu
için starta doğru ilerliyorlardı. Koşunun başlamasına üç dakika vardı ve
cokeyler atları ile ağır ağır yürüyorlardı. Her nedense bana ıstırap verici bir
süre gibi geldi. Yetmişin-deysen birilerinin saatlerine işemesi insanın daha da
ağırına gidiyor. Elbette, biliyorum; kendimi bu konuma ben soktum.
Eskiden
Arizona'da geceleri koşulan köpek yarışlarına giderdim. Orda biliyorlar ne
yaptıklarım. Bir içki almak için sırtını dönersin ve yeni bir koşu başlamıştır.
Yarım saatlik beklemeler yoktur orda. Koşunun biri biter biri başlar.
Ferahlatıcıydı. Gece serin olurdu ve sürekli hareket vardı. İki koşu arasında
birilerinin taşaklarını-
80
zı patlatmaya
çalıştığı hissine kapılmaz, koşular bittiğinde bitap düşmezdiniz. Sabaha kadar
kafa çekip sevgilinizle kavga edebilirdiniz.
At yarışları
cehennemdir oysa. Herkesten uzak dururum. Kimse ile konuşmam. Yararı olur.
Gişeciler kim olduğumu bilirler ama. Gişelere gidip bahis yatırmak, sesimi
kullanmak zorundayım. Zamanla seni tanırlar. Ve iyi insandır çoğu. Yıllardır
insanlıkla yüz yüze geldikleri için bazı temel gerçekleri iyi kavramışlardır.
İnsanlığın nerdeyse tamamının kalın bir bok parçası olduğu gerçeğini örneğin.
Ama ben onlardan da uzak durmayı yeğlerim. İnsanlardan uzak durarak kendime
avantaj sağladığımı düşünüyorum. Bunu evde oturarak da yapabilirini. Ama her
nedense dışarı çıkıp insanlığın nerdeyse tamamının hâlâ kalın bir bok parçası
olduğundan emin olmaya ihtiyacım var. Sanki değişebilirlermiş gibi! Aklımı
kaçırmış olmalıyım. Yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. İnsan orda
öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. İki koşu arasında bir şeyler yazarım
düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. Mümkün değil. Hava öyle düz ve
ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyiz-dir sanki. Ölümü eve
döndüğümde düşünebilirim. Biraz ama. Çok değil. Ölüm endişesi içinde değilim,
öleceğim için üzülmüyorum. Yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. Ne
zaman? Önümüzdeki Çarşamba gecesi mi? Uykuda mı? Direksiyonda mı? Ve inançsız
gidiyorum. Böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. Sabah kalktığınızda ayakkabı
giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır. Yazmayı özleyeceğim ama. Yazmak
içmekten de iyidir. İçerek yaz-maksa duvarları hoplatır. Bir cehennem var belki
de, ne dersiniz? Şayet varsa ben kesin ordayım. Ve ne olacak biliyor musunuz?
Bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda
olacağım. Memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. Cehennem
varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor,
öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım.
Neyse, kötü bir
gün. Genellikle çalışan sistemim bu kez çalışmadı. Desteyi tanrılar karıştırır.
Zamanın harcanır ve kendini aptal gi-
81
bi hissedersin.
Zaman harcanmak içindir ama. Elden ne gelir? Sürekli tam gaz gidemezsin.
Yavaşlarsın, hızlanırsın. Doruğa çıkarırsın, ardından kara bir çukura düşersin.
Kediniz var mı? Ya da kedileriniz? Uyurlar. Günde yirmi saat uyurlar ve
harikulade görünürler. Hoplayıp zıplamak için bir neden olmadığını bilirler. Bir
sonraki öğündür mesele. Ve arada sırada yakalanacak bir av. Ben güçlerin
altında ezildiğimi hissettiğimde kedimi ya da kedilerimi seyrederim. Dokuz
kedim var. Kedimi ya da kedilerimin birkaçını uyurken seyretmek beni gevşetir.
Yazmak da kedilerimden biridir. Hayatla yüzleşme gücü verir bana. Serinletir.
En azından bir süre için. Sonra sigortalarım atar ve baştan başlamak zorunda
kalırım. Yazmayı bırakmaya karar veren yazarları anlayamıyorum. Yerini ne
tutar.
Evet, hipodrom
sıkıcı ve ölümcüldü bugün. Ama şimdi evdeyim ve yarın yine gideceğimden eminim.
Nasıl beceriyorum bunu?
Hipodroma
gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü; hepimiz bu gücün etkisi
altındayızdır. Gidecek bir yer, yapacak bir şey. Erken eğitilmişiz bu konuda.
Kımılda, katıl. Dışarda ilginç şeyler oluyor belki? Kaçırma. Ne kadar boş bir
düş. Barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. Aradığım
kadın belki budur ümidi. Bir başka rutin. Düzüşürken bile içimden; bu da başka
bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum, diye geçirirdim. Kendimi gülünç hisseder,
yine de devam ederdim. Başka ne yapabilirdim ki? Durmalıydım. Hatunun üstünden
inip, "Bak güzelim, saçmalıyoruz. Doğanın oyuncaklarıyız,"
demeliydim. "Nasıl yani?"
"Yani,
güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?" "SAPIKSIN SEN! BEN
BURDAN ÇIKIYORUM!" İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir
şey yapmaz, yaşam durur. Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan
bilgelere döneriz. Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. Aşikar olanı silerler
ama bir şey sildirir onlara. Tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir
anlamda. Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. Kendimizi zarar hanesine
yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. Mat olmuşuz.
Gördüğünüz gibi
hipodromda günüm çok kötü geçti. Ruhumun ağzında kötü bir tat var. Yarın yine
gideceğim ama. Korkarım gitmemeye. Çünkü döndüğümde bilgisayar ekranında akan
sözcükler bezgin kıçımı gerçekten büyülüyor. Hipodroma gitmemin nedeni söze
dönmek. Elbette, elbette. Tastamam. Değil mi?
23/06/92 00:34
Son iki yılda
hayatımın hiçbir döneminde yazmadığım kadar çok ve iyi yazdım muhtemelen. Elli
yıllık deneyim söz konusu. Yine de bir bezginlik hissediyorum son iki aydır.
Daha çok bedensel, ama bir parça da ruhsal. İnişe geçme zamanı geldi belki de.
Korkunç bir düşünce elbette. İdeal olan çıkışı son ana kadar sürdürmek. İnişe
geçmemek en azından. 1989 yılında veremi yendim. Bu yıl, hâlâ çok başarılı
olduğunu söyleyemeyeceğim bir göz ameliyatı geçirdim. Sağ bacağım, dizim ve
ayağım ağrıyor ayrıca. Küçük şeyler. Biraz da deri kanseri. Ölüm topuklarımı
kemiriyor, burdayım diyor. Yaşlı osuruğun tekiyim, hepsi bu. İçkiyle de
öldüremem artık kendimi. Yaklaştım, ama olmadı. Şimdi artan malzeme ile
yaşamaya müstehakım.
Üç gecedir
yazmıyorum, ne olmuş? Çıldırmak mı gerek? En kötü zamanlarımda bile sözcüklerin
içimde kıpraştıklarını, hazırlandıklarını hissederim. Kimseyle yarışmıyorum. Ne
ün peşinde koştum, ne de para. Tek istediğim sözü istediğim gibi yazmaktı. Ya
yazacak ya da ölümden de kötü bir şeye yenik düşecektim. Sözcükler
85
değerli değil de
gerekli şeylermiş gibi yazdım.
Yazma
yeteneğimden kuşku duyduğum zaman bir başka yazar okur ve endişe etmek için
hiçbir neden olmadığından emin olurum. Tek rakibim kendimim: doğru, güçlü,
tesirli, zevk alarak, kumar oynayarak yazmak. Yoksa, unut gitsin.
İnsanlardan uzak
durma akıllılığını gösterdim. Bu eve ender olarak ziyaretçi gelir. Biri
geldiğinde 9 kedim deli gibi koşuşturmaya başlarlar. Karım da giderek bana
benziyor. Bundan hoşnut değilim. Benim için doğal. Ama Linda için; hayır.
Arabayı alıp bir yere gittiği zaman mutlu oluyorum. Hem benim allanın cezası
hipodromum var. Tükenmez bir konudur benim için hipodrom. Hiçliğin büyük ve boş
çukuru. Kendimi feda etmek için giderim hipodroma; saatlerimi doğramak,
katletmek için. Saatler katledilmelidir. Bekleyerek. Mükemmel saatler bu
makinenin başında geçenler. Mükemmel saatler yaşayabilmek için kusurlu saatleri
yaşamak gerek. İki mükemmel saati yaşatabilmek için on saat öldürmek gerekir.
Asıl korkulması gereken BÜTÜN saatleri öldürmemektir, BÜTÜN yılları.
Sözü besleyen,
hayattayken ölmeye karşı seni koruyan içgüdüsel şeyleri yaparak yazar olursun.
Herkes için farklıdır ve herkes için değişir. Bir zamanlar içmekti benim için,
delilik derecesinde içmek. Dünyayı sivriltir, belirginleştirirdi. Tehlikeyi
severdim; kendimi tehlikeli durumlara sokmayı. Erkeklerle. Kadınlarla.
Arabalarla. Kumarla. Açlıkla. Her şeyle. Sözü besliyordu. Otuz yıl sürdü. Şimdi
değişti. Daha ince, daha görünmez bir şey şimdi aradığım. Havadaki bir his.
Sarfedilmiş sözler, duyulmuş sözler. Gözlemlenmiş şeyler. Birkaç kadehe ihtiyaç
duyuyorum hâlâ. Ama nüanslar ve gölgeler ilgilendiriyor artık beni. Söz, tam da
bilincinde olmadığım bir yerden besleniyor. Bu iyi bir şey. Farklı tür bir bok
yazıyorum şimdi. Farkına varanlar var.
"Kabuğunu
kırdın," gibi sözlerle ifade ediyorlar daha çok.
Ne demek
istediklerini biliyorum. Ben de hissediyorum bunu. Sözcükler daha yalın ama
daha sıcak, daha koyu. Yeni kaynaklardan besleniyorum. Ölüme yakın olmak enerji
veriyor. Bütün avantajlara sahibim. Kendini gençlerden gizleyen şeyleri
görebiliyor ve
86
hissedebiliyorum.
Gençliğin kudretinden yaşlılığın kudretine geçtim. İniş yok. Hayır. Şimdi
izninizle yatağa gideceğim, saat bire geliyor. Yeterince gevezelik ettim.
Vaktin varken tadını çıkar.
24/08/92 00:28
8 gün 8 gece önce
72 yaşıma bastım ve bunu bir daha söyleyemeyeceğim.
Son iki ay kötü
geçti. Bezgin. Ruhen ve bedenen. Ölüm hiç. Ama kıçını sürüyerek dolanmak,
makinenin başına oturduğunda sözün akmadığını fark etmek çok bok.
Alt dudağımda ve
dudağımın altında bir şişlik var. Enerjim yok. Hipodroma gitmedim bugün.
Yataktan çıkmadım. Yorgunum. Yorgunum. Hipodrom Pazar günleri çekilir gibi
değildir, însan yüzü ile sorunlarım var. Bakmakta zorlanıyorum. İnsanların yüzlerinde
hayatlarının yekûnu yazılıdır ve genellikle korkunç bir görüntüdür. Bir günde
binlerce yüz görmek insanın her hücresini yorar. Pazarları çok kalabalıktır.
Amatörler günü. Bağırırlar, çağırırlar, küfrederler. Hiddetlenirler. Sonra
omuzlan sarkar ve meteliksiz dönerler evlerine. Başka ne beklerler ki?
Birkaç ay önce
sağ gözümden katarakt ameliyatı oldum. Göz ameliyatı olduklarını iddia
edenlerin dediği gibi basit bir ameliyat, hiç değil. Karımın annesi ile yaptığı
bir telefon konuşmasına kulak
88
misafiri
olmuştum. "İki dakika mı sürdü. Sonra da arabana binip eve sürdün, öyle
mi?" Bir başka yaşlı kişi, "Büyütülecek bir şey değil. Göz açıp
kapayana kadar bitiyor ve hayatına dönüyorsun," demişti. Başkaları da buna
benzer şeyler söylemişlerdi. Parkta bir gezintiden farksızdı. Ben bu insanların
hiçbirinden ameliyat hakkında bilgi istememiştim, gönüllü olmuşlardı. Ve bir
süre sonra söylenenlere inanmaya başladım. Yine de, göz gibi hassas bir
organdan ayak tırnağı kesmekten söz eder gibi söz etmelerini anlamakta güçlük
çekiyordum.
İlk ziyaretimde
doktor gözümü muayene etti ve ameliyat, dedi.
"Pekala,"
dedim. "Hemen yapın."
"Ne?"
dedi.
"Yapalım,
bitsin. Rock and roll!"
"Bekle,"
dedi. "Önce hastaneden gün almalıyız. Başka hazırlıklar da yapmamız gerek.
Ameliyatla ilgili bir film izleyeceksin. Sadece on beş dakika sürüyor."
"Ameliyat
mı?"
"Hayır.
Film."
Yaptıkları, gözün
merceğini kesip yerine yapay mercek yerleştirmek. Yapay mercek göze dikiliyor
ve gözün iyileşip uyum sağlaması zaman alıyor. Ameliyattan üç hafta sonra
dikişler sökülüyor. Parkta bir gezinti filan değil, ameliyat da "iki
dakika "dan fazla sürüyor.
Her şey olup
bittikten sonra karımın annesi o telefon konuşmasında muhtemelen ameliyat
sonrası yapılan bir muayeneden söz ettiğini iddia etti. Ya o yaşlı kişiye ne
demeli? "Ameliyattan sonra görüşünüzün geri gelmesi ne kadar sürdü?"
diye sordum. "Ameliyat olduğumdan emin değilim," dedi.
Kedinin su
kabından su içtiğim için şişti dudağım belki.
Bu gece kendimi
biraz daha iyi hissediyorum. Haftanın altı günü hipodroma gitmek herkesi
bitirir. Deneyin. Sonra da romanınıza devam etmeye çalışın.
Ölüm bana bazı
işaretler yolluyor belki de?
Bensiz bir dünya
tasavvur etmeye çalıştım geçen gün. Hayat her
89
zamanki gibi
sürüyor ve ben içinde değilim. Ne tuhaf, çöp kamyonu gelip çöpü alıyor ve ben
orda değilim. Gazete kapının önünde yerde duruyor ve ben eğilip almıyorum çünkü
yokum. Olacak iş değil. Daha da kötüsü, ölümümden bir süre sonra gerçekten
keşfediliyorum. Sağlığımda benden korkan ya da nefret edenler beni bağırlarına
basıyorlar. Sözlerime her yerde rastlanıyor. Fan kulüpler kuruluyor. Hayatım
film oluyor. Olduğumdan daha cesur ve yetenekli biri olarak gösteriliyorum. Çok
daha cesur ve yetenekli. Tanrıları kusturmaya yetecek kadar. İnsan ırkı herşeyi
abartır; kahramanlarını, düşmanlarını, kendi önemini.
Götler. İşte,
kendimi daha iyi hissediyorum. Allahın cezası insan ırkı! Oh be, çok iyi geldi.
Geceler
serinlemeye başladı. Doğal gaz faturasını öderim belki. Los Angeles'in
güneyinde bir yerde yaşayan Love adlı bir kadını gaz faturası yüzünden
vurduklarını hatırlıyorum. Şirketten gazı kesmek için adam gelmiş, kadın karşı
koymuştu. Neyle karşı koyduğunu unuttum. Kürek olabilir. Polis çağırmışlardı.
Olayların nasıl geliştiğini hatırlamıyorum. Kadın elini önlüğünün cebine
atmıştı galiba. Vurmuşlardı kadım.
Pekala, pekala.
Ödeyeceğim gaz faturasını.
Roman biraz
canımı sıkıyor. Bir dedektif romanı. Adamı içinden çıkılmaz durumlara
sokuyorum, sonra da çıkarmak için anam ağlıyor. Çıkarmanın bir yolunu düşünüyorum
bazen hipodromda. Editör ve yayıncımın merakla beklediğini biliyorum. Romanın
edebi olmayacağını düşünüyor belki. Yazdığım herşey edebidir, derim. Öyle
olmasını istemesem bile. Bunca yıldan sonra bana güvenmesi gerekir. Hem
istemezse başkasına veririm. En az diğer kitaplarım kadar satacaktır. Onlardan
daha iyi olduğu için değil, onlar kadar iyi olduğu için. Kaçık okurlarım böyle
bir kitaba hazır oldukları için.
Bu gece iyi bir
uyku çekersem yarın sabah uyandığımda dudağımın şişi inmiş olur belki. Bu şiş
dudakla gişeciye doğru eğilip, "6 numaraya 20 ganyan," dediğimi
düşünebiliyor musunuz? Elbette. Biliyorum. Farkına bile varmayacak. Karım bana,
"senin dudağın hep şiş değil miydi?" diye sordu.
90
Tanrım.
Kedilerin günde
20 saat uyuduklarını biliyor muydunuz? Benden daha iyi görünmelerine şaşmamak
lazım.
91
28/08/92 00:40
Hayat tuzaklarla
doludur ve çoğumuz çoğuna düşeriz. Önemli olan bu tuzaklardan elden geldiğince
uzak durmaktır. Bu da ölüm gelene dek olabildiğince huzurlu yaşamanızı sağlar.
Mektup, televizyon
kanallarından birinin ofisinden gönderilmişti. Son derece yalındı;
yapımcılardan biri -adı Joe olsun- benimle görüşmek istiyordu. Bir proje söz
konusuydu. Mektubun ilk sayfasına iki adet yüz dolarlık banknot
yapıştırılmıştı. Bir tane de ikinci sayfaya. Hipodroma gitmek üzereydim. Yüz
dolarlık banknotlar sayfalardan kolaylıkla soyuldular. Joe telefon numarasını
yazmıştı. Yarışlardan sonra Joe Singer'ı aramaya karar verdim.
Öyle de yaptım.
Joe teklifsizdi; rahat. Kahramanı benim gibi bir yazar olan bir televizyon
dizisi çekmek istiyordu. Yazmayı, içmeyi ve atlara oynamayı sürdüren yaşlı bir
yazar.
"Neden
buluşup konuşmuyoruz?" diye sordu.
"Senin
gelmen gerekecek," dedim. "Gece."
"Pekala,"
dedi. "Ne zaman?"
"Yarından
sonraki gece."
92
"Olur. Seni
oynaması için kimi düşünüyorum, biliyor musun?"
"Kimi?"
Bir aktörün adını
verdi. Adı Harry Dane olsun. Harry Dane'i severdim.
"Harika,"
dedim. "Ve üç yüz dolar için teşekkürler."
"Dikkatini
çekmek istedik."
"Çektiniz."
Joe Singer
sözleştiğimiz gece geldi. Hayli sempatikti; zeki, rahat. İçtik ve konuştuk,
atlardan filan. Televizyon dizilerinden söz etmedik. Karım Linda da bizimleydi.
"Bize dizi
hakkında biraz bilgi versene," dedi Linda.
"İyiyiz,
Linda," dedim. "Sohbet ediyoruz..."
Joe Singer'ın daha
çok aklımın başımda olup olmadığını anlamak için geldiği duygusuna kapılmıştım.
"Pekala,"
dedi çantasına uzanarak, "kaba hatları ile şöyle..."
4-5 sayfa
tutuşturdu elime. Daha çok asıl karakter tarif edilmişti ve beni iyi
çizdiklerini düşündüm. Yaşlı yazar üniversiteden yeni mezun olmuş bir genç
kızla yaşıyordu. Kız bütün kirli işlerini görüyor, şiir dinletilerini filan
düzenliyordu.
"Kanal
dizide genç bir kız olmasını şart koşuyor. Bilirsin..." dedi Joe.
"Bilirim,"
dedim.
Linda bir şey
söylemedi.
"Neyse,"
dedi Joe. "Sen bunlara bir göz atarsın. Kurgu ile ilgili bazı fikirler de
var. Her bölümün bakışı farklı olacak. Ama hepsi senin kişiliğin üstüne."
"Evet,"
dedim. Ama kaygılanmaya başlamıştım.
İki saat kadar
içtik. Konuşulanların çoğunu hatırlamıyorum. Önemsiz şeyler. Ve gece bitti.
Ertesi gün
hipodromda bölümlerde kullanmayı düşündükleri fikirleri sıraladıkları sayfayı
açtım.
1. Hank'in İstakoz yeme hevesi hayvan hakları
savunucularının protestosu yüzünden kursağında kalır.
2. Sekreteri Hank'in şiir meraklısı bir kızı
yatağa atma şansını
93
yok eder.
3. Hank, Hemingway'e ithafen Millie adında bir
hatunu düzer. Hatunun kocası cokeydir ve karısını düzmeye devam etmesi için
Hank'e para önerir. İşin içinde bir iş olmalı.
4. Hank genç bir
ressamın portresini yapmasına izin verir. Genç ressam eşcinseldir ve Hank'i
baştan çıkarır.
5. Hank'in bir arkadaşı Hank'i son projesine
yatırım yapması için ikna etmeye çalışır. Kusmuğun sanayide kullanılabilecek
şekilde dönüştürülmesi.
Joe'yu aradım.
"Allah aşkına
Joe, eşcinsellik de nerden çıktı? Hayatımda bir eşcinselle birlikte
olmadım."
"O fikri
kullanmak zorunda değiliz."
"Kullanmayalım
öyleyse. Seni ararım, Joe."
Kapattım. İş
çatallaşmaya başlamıştı.
Harry Dane'i
aradım; aktör. Evime birkaç kez gelmişliği vardı. Anlamlı yaşlanmış bir yüze
sahipti ve açık konuşurdu. Kaprisli değildi. Ondan hoşlanırdım.
"Harry,"
dedim. "Bir televizyon kanalı var -benîm üstüme kurulmuş bir televizyon
dizisinde beni oynamanı istiyorlar. Aradılar mı?"
"Hangi
kanal?"
Kanalın adım söyledim.
"Ama o
ticari kanal. Bu sansür demek, reklam demek, kahkaha efekti demek."
"Bu Joe
Singer her istediğini yapmakta özgür olduğunu söylüyor."
"Sansürden
kaçamaz. Reklam verenleri gücendiremezsin."
"Beni
heyecanlandıran seni düşünmüş olmaları. Bana gelip adamla tanışmaya ne
dersin?"
"Yazılarını
severim Hank. HBO ile anlaşırsak istediğimiz gibi yapabiliriz belki."
"Tamam da,
gelip şu adamı bir dinlesen diyorum. Epeydir görüş-
94
medik
zaten."
"Doğru. Ama
daha çok seni ve Linda'yı görmeye geleceğim."
"Güzel.
Yarından sonraki geceye ne dersin? Adamı arayacağım."
"Pekala."
Joe Singer'ı
aradım.
"Joe.
Yarından sonraki gece, saat dokuz. Harry Dane de geliyor."
"Harika.
Onun için bir limuzin yollayabiliriz."
"Limuzinde
yalnız mı olacak?"
"Belki.
Adamlarımızdan biri ile olabilir."
"Bilemiyorum.
Seni tekrar arayacağım."
"Harry, seni
tavlamaya çalışıyorlar. Senin için bir limuzin yolla-yabilirlermiş."
"Sadece
benim için rni?"
"Emin
değil."
"Telefon
numarasını alabilir miyim?"
"Elbette."
Ve mesele
kapandı.
Ertesi gün
hipodromdan döndüğümde Linda, "Harry Dane aradı," dedi. "Diziden
söz ettik. Paraya ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Olmadığını söyledim."
"Gelecek
mi?"
"Evet."
Ertesi gün
hipodromdan biraz erken döndüm. Jakuziye girmeye karar verdim. Linda yoktu,
gece için alış veriş yapmaya gitmişti muhtemelen. Kendi payıma dizi fikrinden
korkmaya başlamıştım. Anamdan doğduğuma pişman edebilirlerdi beni. Yaşlı yazar
şöyle yapar. Yaşlı yazar böyle yapar. Kahkaha efekti. Yaşlı yazar sarhoş olup
şiir dinletisine gitmez. Buna itirazım olmazdı. Ama oturup lanet diziyi yazacak
halim yoktu ve bu iyi yazılmayacak demekti. Yıllarca küçük odalarda yazmıştım.
Park banklarında yatmış, barlara takılmış, berbat işlerde çalışmış ama ısrarla
yazmıştım; istediğim gibi, olması gerektiğini düşündüğüm gibi. Ve nihayet yazar
olarak itibar görmeye başlamıştım. Ve hâlâ istediğim gibi, yazmam gerek-
95
liğini
hissettiğim gibi yazıyordum. Hâlâ delirmemek için, bu melun hayatı kendime
açıklamak için yazıyordum. Ve bir televizyon kanalında dizi tuzağına düşmek
üzereydim. Uğrunda büyük savaş verdiğim her şey kahkaha efektli bir durum
komedisi ile gülünç şeyler olup çıkacaklardı. Tanrım. Tanrım.
Soyunup jakuziye
girmek için bahçeye çıktım. Televizyon dizisini, geçmişimi, şimdimi ve her şeyi
düşünüyordum. Çok dikkatli değildim. Jakuziye yanlış uçtan girdim.
Adımımı atar
atmaz farkına vardım. Basamak yoktu. Biraz ilerde oturmak için yapılmış küçük
bir platform vardı. Üstüne bastım, kaydım ve dengemi kaybettim.
Başını jakuzinin
kenarına çarpacaksın, diye geçirdim içimden.
Düşerken başımı
öne doğru eğmeye çalıştım; gerisinin canı cehenneme. Sağ bacağımın üstüne
düştüm. Bileğimi burkmuş ama başımı çarpmamıştım. Sağ bacağımın sancısını
hissederek kendimi köpüren suya bıraktım. Sağ bacağım ağrıyordu zaten, iyice
canına okunmuştu. Aptal gibi hissettim kendimi. Sayılabilirdim,
Boğulabi-lirdim. Linda geldiğinde suyun üstünde yüzen cesetimle
karşılaşabilirdi.
ÜNLÜ YAZAR, ESKİ
BERDUŞ VE
AYYAŞ,
JAKUZİSİNDE ÖLÜ BULUNDU.
HAYATI ÜSTÜNE BÎR
DİZİ İÇİN
SÖZLEŞME İMZALAMIŞTI.
Onur kinci bile
olmazdı böyle bir son. Tanrılar tarafından üstüne sıçılmak olurdu.
Jakuziden çıkıp
eve girebildim. Güçlükle yürüyordum. Her sağ adımda ayak bileğimden dizime
doğru müthiş bir sancı çıkıyordu. Sekerek buzdolabına gidip bir bira aldım...
Önce Harry Dane
geldi. Kendi arabası ile. Şarabı açıp bardakları doldurdum. Joe Singer
geldiğinde birkaç bardak içmiştik. Tanıştırdım. Joe, Harry'ye dizinin genel
biçimini anlattı. Harry sigara içiyor, şarabı da hızlı götürüyordu.
"Tamam,
tamam," dedi. "Kahkaha efektine ne demeli? Ayrıca metin Hank'le benim
denetimim altında olmalı. Sonra sansür..."
96
"Sansür mü?
Ne sansürü?" dedi Joe.
"Sponsorlar.
Sponsorları memnun etmek zorundasın. Bu da sınırlanmak demektir."
"Tamamen
özgürüz," dedi Joe.
"Mümkün
değil," dedi Harry.
"Kahkaha
efekti olacak şey değil ama," dedi Linda.
"Evet,"
dedim.
"Ben daha
önce bir televizyon dizisinde oynadım," dedi Harry. "Çekimler
saatlerce sürer. Film çekmekten daha kötüdür. Zor iş."
Joe bir şey
demedi.
içmeyi sürdürdük,
îki saat geçti. Hep aynı şeyler söyleniyordu. Harry'ye göre diziyi HBO'ya
önermeliydik. Ve kahkaha efekti korkunçtu. Joe da her şeyin yolunda gideceğini,
ticari kanallarda özgürlük olduğunu, zamanın değiştiğini tekrarlayıp duruyordu.
Çok sıkıcıydı. Harry çok hızlı içiyordu. Sonra dünyanın halinden ve
nedenlerinden söz etmeye başladı. Sık sık tekrarladığı sıkı bir cümlesi vardı.
O kadar sıkıydı ki unuttum maalesef. Harry'nin çenesi düşmüştü.
Joe aniden ayağa
fırladı. "İyi de, siz sinemacılar da bir sürü berbat Film yaptınız!
Televizyon iyi şeyler de üretti! Her yaptığımız kötü değil! Siz sinemacılar
boktan filmler yapıp duruyorsunuz.!"
Sonra helaya
koştu.
Harry bana bakıp
sırıttı. "Hey, tepesi attı, değil mi?"
"Evet,
Harry."
Bardakları
doldurdum. Oturup bekledim. Joe Singer uzun zaman helada kaldı. Çıktığında
Harry yanına gidip bir şeyler söyledi. Ne dediğini duyamadım. Harry ona
acımıştı sanıyorum. Kısa bir süre sonra Joe sayfalarını çantasına soktu, kapıya
gitti, dönüp bana baktı ve "Seni ararım," dedi.
Ve gitti.
Linda, ben ve
Harry içmeye devam ettik. Harry hatırlayamadığım sıkı cümlesini sık sık tekrar
ederek dünyanın halinden söz etmeye başladı yine. Dizi hakkında konuşmadık.
Harry giderken araba kullanacak olmasının bizi kaygılandırdığını söyledik.
Kalabilir-
98
di. İstemedi. Eve
varabileceğini söyledi. Vardı da allahtan.
Ertesi gece Joe
Singer aradı.
"Bak, o
herife ihtiyacımız yok. Adamın çalışmaya niyeti yok. Başka birini
buluruz."
"Proje ile
ilgilenmemin asıl nedenlerinden biri Harry Dean olasılığıydı,"
"Başkasını
buluruz. Sana bir liste yollarım. Hemen işe koyuluyorum."
"Bilemiyorum,
Joe..."
"Yazacağım
sana. Ha, adamlarla konuştum. Kabul ettiler, kahkaha efekti yok. İstersek
HBO'ya gidebilirmişiz. Bu beni şaşırttı çünkü ben onlar için çalışıyorum, HBO
için değil. Neyse, sana aktörlerin listesini yollayacağım."
"Pekala,
Joe."
Ağdan
kurtulamamıştım henüz. Bu işten sıyrılmak istiyor, bunu ona nasıl söyleyeceğimi
bilmiyordum. Şaşırtıcıydı; insanları başımdan savmakta hayli tecrübeliyimdir.
Projeye emek vermişti; kendimi suçlu hissediyordum. İşin başında benim üstüme
kurulmuş bir dizi fikri gururumu okşamıştı. Ama şimdi hiç de cazip gelmiyordu.
Canım hayli sıkkındı.
İki gün sonra
aktörlerin fotoğrafları geldi. Tercih edilenler halka içine alınmıştı. Her
aktörün fotoğrafının yanında ajansının telefon numarası yazılıydı. Çoğu
gülümser yüzlere bakmak midemi bulun-dırmıştı. Anlamsız, boş, çok Hollywood,
çok korkunç yüzler.
Fotoğraflarla
birlikte bir de not çıkmıştı zarftan.
"...üç
haftalık bir tatile çıkıyorum. Döndükten sonra projeyi rayına
oturtacağım..."
Yüzler bitirmişti
beni. Daha fazla uzatamazdım. Bilgisayarın başına oturup yazmaya başladım.
"...proje
hakkında uzun süredir düşünüyorum. Açıkça söylemek gerekirse, yapamayacağım.
Yaşadığım ve yaşamak istediğim hayatın sonu olacak, diye düşünüyorum. Varlığıma
çok büyük bir müdahale söz konusu. Çok mutsuz olacağım. Bir süredir böyle bir
duygu içindeyim, fakat sana nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Geçen akşam
99
Harry Dean'le
tartıştığınızda sevinmiş; bitti nihayet, kurtuldum, diye geçirmiştim içimden.
Ama aktörlerin listesi ile bir kez daha dikildin karşıma. Ben yokum Joe,
yapamayacağım. Daha işin başında böyle bir duyguya kapılmıştım ve bu duygu
giderek güçlendi. Seninle ilgisi yok, televizyona taze kan pompalamak isteyen
genç ve zeki bir yapımcısın -ama bu benim kanım olmasın. Endişemi anlamakta
güçlük çekebilirsin, ama inan bana; sahici, çok sahici. Hayatımı kitlelere
göstermek istemen beni onurlandırıyor, ama duyduğum korku daha büyük, hayati bir
tehlike varmış gibi. Ben yokum. Geceleri uyuyamıyorum, düşünemiyorum, hiçbir
şey yapamaz oldum."
"Lütfen
arama, yazma. Kararımı değiştiremezsin." Ertesi gün hipodroma giderken
mektubu posta kutusuna attım. Yeniden doğmuş gibi hissettim kendimi. Bu işin
yükünü sırtımdan atmak için biraz daha mücadele etmek zorunda kalabilirdim.
Gerekirse mahkemeye bile giderdim. Her şeyi yapardım. Joe Singer için biraz
üzülüyordum. Ama lanet olsun, özgürdüm!
Otobanda giderken
radyoyu açtım, şansıma Mozart çıktı. Hayat bazen güzel olabiliyor. Ama bu biraz
da size bağlı.
100
30/08/92 01:30
6. koşudan sonra
yürüyen merdivenlerden inerken garson gördü beni: "Eve mi
gidiyorsun?"
"Hiç sana
böyle bir şey yapar mıyım?" dedim.
Zavallı
garsonlar, her gün hipodromun mutfağından üst katlara tepsiyle yemek taşırlar.
Müşteri hesabı ödemeden kaçtığında onlardan kesilir. Bazen bir masada dört ayrı
bahisçi oturur. Garsonlar bütün gün çalışıp yine de hipodroma borçlu
çıkabilirler. Kalabalık günler daha da zordur, herkesi izlemek mümkün değildir.
Hesabı ödeseler de bahisçiler doğru dürüst bahşiş vermezler.
İlk kata inip
dışarı çıktım. Hava nefisti. Bundan sonra güneşlenmek için gelirdim belki
hipodroma. Hipodromda yazmak üstüne pek düşünmem, ama bu kez düşündüm.
Geçenlerde bir dergide okuduğum bir yazı geldi aklıma; en çok satan, en etkili
ve en çok taklit edilen Amerikan şairi olduğuma dair. Ne tuhaf. Neyse, canı
cehenneme. Önemli olan bilgisayarın başına geçebilmekti. Yazmayı sürdürdüğüm
sürece hayattaydım. Yoksa kalan ömrümün fazla değeri yoktu. İyi de, hipodromda
yazmak üstüne düşünmenin alemi
101
var mıydı? Aklımı
mı kaçırmıştım? Yazarken bile düşünmem yazmak üstüne. Sonra koşunun başlamak
üzere olduğu duyuruldu. İçeri girip yürüyen merdivene doğru ilerledim. Yukarı
çıkarken bana borçlu birinin yanından geçtim. Başını öne eğdi. Görmezden
geldim. Önce borcunu ödemiş, sonra yine borçlanmıştı. Bir saat önce de yanıma
yaşlı bir adam gelmişti: "Altmış sent verebilir misin?" İki dolarlık
bir bahis için altmış senti noksandı; yeni bir düş için altmış sent. Hipodrom
allahın cezası kasvet verici bir yerdi ama ner-deyse her yer öyleydi. Gidecek
yer yoktu. Vardı aslında; odana gidip kapını örtebilirdin, ama o zaman da karın
bunalıma giriyordu. Ya da daha çok bunalıma giriyordu. Amerika; Bunalımda
Zevceler ülkesi. Ve bütün suç erkeklerdeydi. Elbette. Başka kim kaldı? Kuşları,
köpekleri, kedileri, solucanları, fareleri, örümcekleri, balıkları filan
suçlayacak halimiz yok. Erkekler. Erkeklerin bunalmak gibi bir lüksleri yoktu.
Gemi alabora olurdu. Neyse, geçelim.
Masama döndüm.
Yan masada üç adam ve bir erkek çocuğu oturuyordu. Her masaya küçük bir
televizyon yerleştirilmişti. Bir tek onların televizyonunun sesi YÜKSEK'ti.
Çocuğun seçtiği kanalda bir komedi dizisi vardı. Ama izlemiyordu diziyi.
Dinlemiyordu da, silindir şeklinde yuvarladığı bir kağıt parçasını masada
fiskeliyordu. Birkaç kez bardakların üstüne fiskeledi, sonra bardaklardan
birinin içine attı. Bardakta kahve vardı. Ama adamlar atlardan konuşmaya devam
ettiler. Televizyonun sesi gerçekten çok açıktı. Adamlardan birine bir şey
söylemeyi, televizyonun sesini biraz kısmasını rica etmeyi düşündüm. Ama
adamlar zenciydi ve ırkçı olduğumu düşüneceklerdi. Masadan kalkıp gişelere
doğru yürüdüm. Şansım yoktu, ağır ilerleyen kuyruklardan birine girmiştim. Hangi
ata oynayacağına henüz karar verememiş yaşlı bir adam vardı gişenin önünde.
Bültenini ve programını gişenin önüne açmış son derece kararsız görünüyordu.
Muhtemelen düşkünler yurdunda ya da akıl hastanesinde yaşıyordu ve kaçıp
hipodroma gelmişti. Gelirdi, hakkıydı. Kararsız olmak da suç değildi. Ama
çıldırtıyordu insanı. Allahım, reva mı bu bana, diye geçirdim içimden. Başını,
kulaklarını, giysilerini ve kambur sırtını ezberlemiştim. Atlar yer-
102
lerini almak
üzereydiler. Herkes bağırıyordu adama. Farkında bile değildi. Sonra acı çekerek
elini cüzdanına atışını izledik. Ağır, ağır çekim. Cüzdanı açıp içine baktı.
Sonra parmaklarını daldırdı içine. Devam etmek bile gelmiyor içimden. Sonunda
parayı ödedi ve gişeci yavaş hareketlerle para üstünü verdi. Adam orda durup
kuponlara ve elindeki paraya baktı. Sonra gişeciye doğru eğilip, "ben
böyle oynamak istememiştim. Bir yanlışlık var..." dedi. Biri ağır bir
küfür salladı. Kuyruktan çıktım. Atlar bölmelerinden fırladılar ve ben işemek
için helaya indim.
Döndüğümde garson
hesabı hazırlamıştı. % 20 bahşiş bırakıp teşekkür ettim.
"Yarın
görüşürüz, amigo," dedi.
"Belki,"
dedim,
"Görüşürüz,"
dedi.
Öteki koşular
koşuldu. Son koşuda erken oynayıp çıktım. Koşudan on dakika önce. Arabama binip
parkın çıkış kapısına doğru sürdüm. Kavşakta bir ambulans, bir itfaiye aracı ve
iki ekip otosu duruyordu. İki araba kafa kafaya tokuşmuştu. Camdı her yer.
Arabalar akordeon olmuşlardı. Biri parka girmek için acele etmişti, öteki
çıkmak için. Bahisçiler. Enkazın etrafından dolanıp Century'den sola saptım.
Kafadan vurulmuş
ve gömülmüş bir gün daha. Cehennemde bir Cumartesi akşamı. Trafiğe girdim.
104
15/09/92 01:06
Tıkanmışım;
günlerdir yazmıyorum. Bir örümcek tarafından ısırıldığımı zannediyorum. Üç kez.
08/09/92 akşamı sol kolumda üç iri kızarıklık fark ettim. 21:00 sularında.
Dokununca biraz acıyordu. Önemsememeye karar verdim. Ama on beş dakika sonra
Linda'ya gösterdim. Linda'nın sabah acil servise gitmesi gerekmişti. Sırtını
bir böcek sokmuştu. Şimdi saat akşamın dokuzu olmuştu ve gidebileceğimiz tek
yer polikliniğin acil servisiydi. Bir kez gitmişliğim vardı. Sarhoş olup sıcak
şöminenin üstüne düşmüştüm. Ateşin üstüne değil, sıcak taşların üstüne. Şimdi
de bu; kızarıklıklar.
"Sadece
kızarıklıklar için oraya gitmeye utanırım. Kan revan içinde insanlar olacak
orda; trafik kazaları, bıçaklanma, vurulma, intihar teşebbüsü. Bende topu topu
üç kızarıklık var."
"Sabah
uyanıp kocamı ölü bulmak istemiyorum," dedi Linda.
On beş dakika
kadar düşündüm. Sonra, "Pekala. Gidelim," dedim.
Kimse yoktu acil
serviste. Resepsiyondaki hanım telefonda konuşuyordu. Bir süre konuştu. Sonra
bitirdi.
105
"Evet?"
"Beni böcek
ısırdı galiba," dedim. "Biri görse iyi olacak,"
Adımı soyadımı
söyledim. Bilgisayara kayıtlıydım. Son ziyaret tüberküloz. Küçük bir odaya
alındım. Hemşire hep yapılanı yaptı. Tansiyon. Ateş. Sonra sıra doktora geldi.
Kızarıklıklara baktı.
"Örümcek
ısırığına benziyor," dedi. "Genellikle üç kez ısırırlar."
Tatanoz iğnesi
yaptı. Antibiyotik ve Benadryl yazdı.
İlaçları almak
için açık eczane aradık.
500 miligramlık
Duricef, yirmi dört saatte bir. Benadryl, altı saatte bir.
Başladım. Sözü
buraya getirmeye çalışıyorum. İki gün ilaçlan aldıktan sonra kendimi tüberküloz
sırasında antibiyotik aldığım günlerde hissettiğim gibi hissetmeye başladım.
Yalnız o zaman çok güçsüz düşmüştüm. Merdivenden ancak tırabzana tutunarak inip
çıkabiliyordum. Şimdi mide bulantısı ve zihin tıkanıklığı hissediyorum. Bedenen
hasta, zihnen durgun. Üçüncü gün bir şeyler çıkar umudu ile bilgisayarın başına
oturdum ve oturduğumla kaldım. Yetmiş iki yaşında beni terketmesi çok mümkün.
Yazma yeteneğinden söz ediyorum. Bir tür korku. Ünle de ilgisi yok. Ya da para
ile. Benimle ilgili. Şımarmıştım. Yazmanın verdiği rahatlığa ve keyfe
alışmıştım. Verdiği güvene. Lanet bir işe dönüşmesine. Geçmişin önemi yoktu.
İtibarın önemi yoktu. Bir sonraki cümleydi önemli olan. Bir sonraki cümle
gelmezse teknik olarak hayatta olsam da, ölmüştüm.
Antibiyotikleri
bitireli yirmi dört saat oldu ama hâlâ hasta gibi hissediyorum kendimi; durgun.
Kıvılcım ve kumar eksik yazımda. Üzgünüm.
Daha antibiyotik
gerekip gerekmediğini öğrenmek için yarın kendi doktorumu göreceğim. Biraz
küçülmekle birlikte kızarıklıklar duruyor. Kim bilir?
Ha,
resepsiyondaki hanım biz gitmek üzereyken örümceklerden söz etmeye başladı.
"Yirmi yaşlarında biri gelmişti. Örümcek ısırığı. Şimdi belden yukarısı
tutmuyor," dedi.
"Öyle
mi?" dedim.
106
"Evet,"
dedi. "Bir vaka daha hatırlıyorum. Adam..." "Kalsın,"
dedim. "Gitmek zorundayız." "İyi geceler öyleyse," dedi.
"Size de," dedim.
107
06/11/92 00:08
Zehirlenmiş gibi
hissediyorum kendimi bu akşam. Üstüme işenmiş gibi; iliklerime kadar yorgunum.
Tamamen yaştan kaynaklanmıyor ama payı olabilir. Kitle, benim için çok zor olan
İNSANLIK, o kitle sonunda kazanıyor galiba. Sorun her şeyin onlar için
yinelenen bir gösteri olmasında sanırım. Tazelik yok içlerinde. Mucizenin
kırıntısı yok. Kendilerini öğütüp duruyorlar, üstelik üstüme. Farklı bir şey
yapan BİR insan görsem devam etmek için güç bulacağım kendimde. Ama öyle bayat,
öyle kasvetliler ki. Heyecan yok. Gözler, kulaklar, bacaklar, sesler var ama...
hiç. İçten içe pıhtılaşıyor, kendilerini yaşadıklarına inandırıyorlar.
Gençken daha
iyiydi; arayış içindeydim. Geceleri sokakları dolaşırdım... kaynaşırdım,
dövüşürdüm, arardım... Hiçbir şey bulamadım. Kadınlara gelince; her kadın bir
ümitti ama çok sürmedi. Durumu hayli çabuk kavrayıp RÜYALARIMIN KADINI'nı
aramaktan vazgeçtim; kabus gibi olmayan bir kadın kabulümdü.
İnsanlara
gelince; artık hayatta olmayan ölümsüzlerde buldum ne bulduysam -kitaplarda.
Klasik müzikte. Güç verdiler bana. Ama
108
sihirli
kitapların sayısı sınırlıydı, bir süre sonra tükendiler. Yıkılmaz kalem klasik
müzikti. Çoğunu radyoda dinledim. Hâlâ radyoda dinlerim. Ve bugün bile güçlü,
yeni, duyulmamış bir şey dinlediğimde şaşarım, ve bu sık olur. Şu an radyoda
daha önce dinlemediğim bir şey çalıyor. Yeni bir kan akışı ve anlam arayışı
içinde biri gibi tadını çıkarıyorum her notanın. Yüzyıllardır bestelenen
olağanüstü müziğin zenginliği beni şaşırtıyor. Eskiden yüce ruhlu insanlar
varmış demek. Açıklayamam ama bu büyük şanstı benim için. Bunu hissetmek,
bundan beslenmek, bunu kutsamak. Radyoda klasik müzik bulmadan yazmam. İşimin
bir parçası gibidir. Belki bir gün biri bana klasik müzikte neden bu kadar
mucizevi bir enerji olduğunu açıklar. Ama sanmıyorum. Merakımı gideremeden
öleceğim. Neden aynı güce sahip daha çok kitap yok? Neden, Neden? Nedir bu
yazarların hali? İyi yazar neden bu kadar az?
Rock müzik bir
şey demiyor bana. Bir rock konserine gittim; daha çok karım Linda'yı memnun
etmek için. Düşünceliyim, değil mi? Değil mi? Neyse, biletler bedavaydı.
Kitaplarımı okuyan rock müzisyeninin davetlisiydik. Protokoldeydik.
Seçilmişlerle. Oyunculuktan gelme bir yönetmen gelip bizi aldı. Yanında bir
oyuncu vardı. Kendi dallarında başarılı insanlardı ikisi de. İnsan olarak da
iyi. Yönetmenin evine gittik, kız arkadaşı evdeydi. Bebeklerini gördük ve
limuzine doluştuk. İçki, muhabbet. Konser Dodger Stad-yumu'ndaydı. Gecikmiştik.
Grup çalmaya başlamıştı. Devasa bir ses. 25.000 kişi. Bir enerji vardı ama uzun
sürmedi. Müzik fazlası ile basitti. Anlayabilirsen sözler fena değildi belki.
Ahlaktan, bulunmuş ve yitirilmiş aşklardan bahsediyorlardı muhtemelen.
İnsanların buna ihtiyacı var -devlete karşı olmak, aileye karşı olmak, bireye
karşı olmak. Ama böylesine başarılı milyoner bir grup neden söz ederse etsin
KURUMLAŞMIŞTIR.
Bir süre sonra
grubun lideri, "Bu konseri Linda ve Charles Bukowski'ye ithaf
ediyoruz," dedi. 25.000 kişi kim olduğumu biliyormuş gibi tezahüratta
bulundu. Gülünesidir.
Film yıldızları
dolanıyordu ortalıkta. Bazıları ile daha önce tanışmıştım. Bu da beni
endişelendiriyordu. Yönetmen ve oyun-
109
cuların
ziyaretime gelmelerinden hoşlanmam. Hollywood'dan haz etmem, filmlerden nadiren
etkilenirim. Ne işim vardı bu insanların arasında? Tuzağa mı yakalanıyordum? 72
yıl o güzelim savaşı verdikten sonra?
Konser bitmek
üzereydi, yönetmeni izleyip VIP barına gittik. Seçilmişlerin arasındaydık.
Masalar vardı
içerde, bir de bar. Ve ünlüler. Bara yollandım. İçki bedavaydı. Dev gibi zenci
bir barmen. İçkimi söyledim ve barmene, "İçkimi bitirdikten sonra dışan
çıkıp kozlarımızı paylaşır mıyız?" dedim.
Gülümsedi.
"Bukowski!"
"Beni
tanıyorsun?"
"LA Free
Press ve Ipen City'deki "Pis Moruğun Notları" sütununu devamlı
okurdum."
"İşe
bak..."
El sıkıştık.
Kozlarımızı paylaşmayacaktık.
Linda ve ben
değişik insanlarla konuştuk ama ne hakkında bilmiyorum. Votka 7'lerim için bara
gidip duruyordum. Barmen votkamı duble koyuyordu. Gelirken limuzinde de sıkı
götürmüştüm. Gece kolaylaşmaya başlamıştı. İşin sırrı votkaları duble ve sık
içmekteydi.
Rock yıldızı
geldiğinde hayli kayıktım ama hâlâ ordaydım. Oturduk ve kimbilir nelerden söz
ettik. Stadın ışıklarını söndürme vakti geldi. Sonra gitmişiz. Bildiklerim bana
anlatılanlardan ibaret. Limuzinle dönmüştük ve evin ön basamaklarından çıkarken
düşüp başımı tuğlalara çarpmış ve yarmıştım. Yeni koydurmuştuk tuğlaları.
Başımın sağ tarafı kanıyordu, sağ elimle sırtımı incitmiştim.
Çoğunu bu sabah
çişe kalkınca keşfettim. Ayna. Barlarda dövüştüğüm eski günlerde göründüğüm
gibi görünüyordum. Tanrım. Yüzümdeki kanı yıkadım, kedileri besledim ve yatağa
döndüm. Linda da kendini pek iyi hissetmiyordu. Ama rock konserini görmüş,
emeline nail olmuştu.
İki günden önce
hipodroma gidemeyeceğimi ve üç dört günden
önce
yazamayacağımı biliyordum.
Klasik müzikle
yetinecektim. Şeref duymuştum tabii ki. Rock yıldızlarının kitaplarımı okuması
memnuniyet verici, ama hapishanelerde ve akıl hastanelerinde de okurlarım var.
Mektuplar alıyorum. Okurlarımı seçemiyorum.
Bu gece ikinci
kattaki bu küçük odada, bükülmüş yaşlı bedenim ve zihnimle burda oturmak güzel.
Ben buraya aitim, böyle. Böyle. Böyle.
112
21/02/93 00:33
Bugün yağmurda
hipodroma gittim ve 9 koşudan 7'sini favori atların kazanışını izledim. Bu
gerçekleştiğinde kazanmam mümkün değil. Önlerine Yarış Bültenlerini ve
gazetelerini açmış insanlar ve katledilen zaman. Bahisçilerin çoğu erken
ayrıldı bugün, yürüyen merdivene binip gittiler. (Bunları yazarken dışardan
silah sesleri geliyor, hayat normal akışına döndü.) 5. koşudan sonra kalkıp
açık tribüne gittim, farklıdır orası. Daha az beyaz, elbette, daha çok yoksul,
elbette -Azınlıktım orda. Dolandım biraz, havadaki çaresizliği soludum. İki
dolarlık bahisçiler. Favorilere oynamazlar, sürpriz avcılarıdırlar. Az para ile
çok kazanmanın peşindeydiler ve boğuluyorlardı. Yağmurun altında
boğuluyorlardı. Kasvet vericiydi. Kendime yeni bir meşgale bulmalıyım.
Hipodrom
değişmişti. Kırk yıl önce neşe eksik olmazdı; kaybedenlerin arasında bile.
Barlar dolup taşardı. Farklı bir ahaliydi şimdiki, farklı bir kent, farklı bir
dünya. Eğlence için saçılacak para yoktu ortada. Adam-sen-de parası,
yarın-yine-oynarız parası yoktu. Dünyanın sonuydu. Üst baş dökülüyor. Yüzler
ekşi ve buruşuk.
113
Kira parası ile
oynuyorlardı. Saati beş dolar işlerde çalışarak kazanılmış para ile
oynuyorlardı. İşsizlik sigortası, kaçak göçmen parası, yankesici parası,
mirastan mahrum edilmişlerin parası. Hava çok ağırdı açık tribünde. Kuyruklar
uzun. Yoksulları uzun kuyruklarda bekletiyorlardı. Düşlerinin parçalanışını
görmek için o uzun kuyruklara giriyor ve bekliyorlardı.
Hollywood Park
hipodromu, zenci mahallesi, Orta Amerikalı'ların ve azınlıkların bölgesi.
Şeref tribününe
çıktım tekrar, kısa kuyruklara. Kuyruğa girip ikinci favoriye 20 ganyan
oynadım.
"Ne zaman?"
diye sordu gişeci.
"Ne zaman
ne?"
"Ne zaman
para kazanacaksın?"
"Eli
kulağında," dedim.
Dönüp yürüdüm.
Arkamdan bir şeyler mırıldandığını duydum. Beyaz saçlı, kambur bir yaşlı. Kötü
bir gün geçiriyordu muhtemelen. Gişecilerin çoğu atlara oynar. Ben her bahiste
farklı bir gişeye gitmeye çalışırım, samimiyet kurmaktan hoşlanmam. Haddini
aşmıştı orospu çocuğu. Benim kazanıp kazanmadığım onu ilgilendirmezdi.
Kazandığın zaman gişeciler de yanındadır. Birbirlerine, "hangi ata
oynadı?" diye sorarlar. Ama onlara soğuk dav-ranırsan canları sıkılır.
Kendi bildikleri gibi oynasınlar. Hipodroma her gün geliyor olmam profesyonel
bir bahisçi olduğum anlamına gelmez. Profesyonel bir yazarım ben. Bazen.
Yürürken bir
gencin bana doğru koştuğunu gördüm. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Önümü
kesti.
"Afedersiniz,"
dedi. "Siz Charles Bukowski misiniz?"
"Charles
Darwin," dedim ve yanından geçip yürüdüm.
Söyleyeceklerini
duymak istemiyordum, her ne olursa olsun.
Koşuyu izledim ve
atım ikinci geldi, favorilerden birine geçilmişti. Bozuk ya da çamurlu
pistlerde koşuların çoğunu favori atlar kazanır. Nedenini bilmiyorum ama
böyledir. Hipodromdan çıkıp gazladım.
Eve vardım,
Linda'ya merhaba dedim ve postaya baktım.
114
Oxford
American'dan bir red mektubu. Şiirlere göz attım. Fena değil, ama olağanüstü de
değil. Kesat bir gün işte. Hâlâ hayattaydım ama. 2000 yılına az kalmıştı ve
hâlâ hayattaydım, her ne demekse.
Bir Meksika
restoranına yemeğe gittik. O geceki dövüş konuşuluyordu. Meksico City'de
130.000 kişi önünde Chaves, Haugin'e karşı. Haugin'e şans vermiyordum. Cesur
boksördü ama yumruğu zayıftı ve hareketsizdi ve yaşlanıyordu. Chaves dövüşü
istediği gibi götürecekti.
Öyle de oldu.
Chaves iki raund arasında oturmadı bile. Soluk soluğa bile kalmamıştı.
Haugin'in gövdesine indirdiği yumruklar korkunçtu. Temiz, tam ve acımasız yaptı
işini. Sonunda canı sıkıldı ve Haugin'i yere serdi.
"Boşuna para
verdik," dedim. "Böyle olacağını biliyordum."
Televizyonu
kapatmışlardı.
Yarın söyleşi
yapmak için Japon'lar gelecekti. Kitaplarımdan biri Japonca'ya çevrilmişti,
ikincisi yoldaydı. Ne diyecektim Japon'lara? Atlardan mı söz etsem? Açık
tribünün kasvet verici karanlığında insanın gırtlağına sarılan hayattan mı?
Hazır sorularla geleceklerdi belki. Doğrusu da budur. Ben yazarım, değil mi?
Çok tuhaftı ama herkes bir şey olmak zorundaydı. Evsiz, ünlü, eşcinsel, deli,
vs. Bir daha 9 koşunun 7'sini favoriler götürürse yeni bir meşgale bulacağım
kendime. Koşmak belki. Ya da müzeler. Ya da satranç. Hepsi at yarışları kadar
aptalca nasıl olsa.
115
27/02/93 00:56
Kaptan yemeğe
çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi.
İlginç insanların
sayısı neden bu kadar az? Milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi?
Bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu? Tek bildikleri
Şiddet sanki. Uzmanlık alanları. Şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi
açıyorlar. Olasılıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi. Sorun onlarla etkileşim
içinde olmanın kaçınılmazlığında. Evime elektrik istiyorsam, bilgisayarım bozulmuşsa,
arabama yeni lastik lazımsa, diş çektirmem ya da ameliyat olmam gerekiyorsa
onlara muhtacım. Beni dehşete düşürseler de anlık ihtiyaçlarım için muhtacım
götlere. Dehşete düşürmek de hafif kalır bu arada.
Ama önemli
konulardaki başarısızlıkları ile bilincimi ağırlaş-tırıyorlar. Örneğin her gün
hipodroma giderken müzik arayışı, iyi müzik arayışı ile tuşa basıp duruyorum.
Bütün frekanslarda kötü, tekdüze, ruhsuz, ezgisiz, huzursuz bir müzik çalıyor.
Üstelik bu bestelerin bazıları milyonlarca satıyor ve bestecileri kendilerini
gerçek Sanatçı addediyorlar. Genç beyinlere akan iğrenç bir salya bu
117
müzik. Tapıyorlar
bu müziğe. Tanrım. Onlara bok ver, yalayıp yutarlar. Ayırdedemiyorlar mı?
Duyamıyorlar mı? Sulandırılmış-lığı, bayağılığı hissedemiyorlar mı?
Hiçbir şey
olmadığına inanamıyorum. Farklı frekanslar deneyip duruyorum. Arabamı alalı
daha bir sene olmadı ama frekans değiştirme tuşunun siyah boyası soyuldu.
Beyaz, fildişi gibi, sırıtıyor.
Evet, elbette,
klasik müzik var. Klasik müziğe razı oluyorum. Ama klasik müzik hep var benim
için. Her gece üç dört saat dinliyorum. Ama yine de farklı bir müziğe ihtiyaç
duyuyorum. Bulamıyorum. Bulabilmeliyim. Bu beni rahatsız ediyor. Koca bir
alandan mahrum edilmişiz, aldatılmışız. Hayatları boyunca iyi müzik dinlememiş
ne kadar çok insan var bir düşünün. Yüzlerinin çürümesine, düşünmeden
öldürmelerine, yüreksizliklerine şaşmamak gerek.
İyi de, elden ne
gelir? Hiç.
Filmler de
berbat. Zaman zaman eleştirmenleri okuyor ya da dinliyorum. Müthiş bir film,
diyorlar. Gidip görüyorum. Orda oturup salak gibi hissediyorum kendimi;
aldatılmış, kazıklanmış. Sahneleri önceden tahmin ediyorum. Ve karakterlerin
aşikar dürtüleri, onlar için önemli olan, onları iten şeyler öyle çocuksu ve
açması, öyle bayağı ki. Aşk sahneleri ise asap bozucu. Eski şapka, aynı değerli
salya. İnsanların çok fazla film seyrettiklerine inanıyorum. Eleştirmenler,
şüphesiz. Bir filmi müthiş bulduklarında bunu gördükleri filmlere kıyasla
söylüyorlar. Bakış açılarını yitirmişler. Üst üste gelen yeni filmlerle
bombardımana tutulmuşlar. Farkında değiller ama kaybolmuşlar. Gördükleri
filmlerin nerdeyse tamamı bok ve onlar artık boku tanıyamıyorlar, kokusunu da
unutmuşlar.
Televizyona ise
hiç girmeyelim.
Ve bir yazar
olarak... öyle miyim? Neyse. Bk yazar olarak başka yazarları okumakta
zorlanıyorum. Sıkılıyorum. Bir kere cümleyi, paragrafı oturtmayı bilmiyorlar.
Sayfaya şöyle uzaktan bakmak bile insana kasvet veriyor. Ve okumaya
başladığınızda sıkılmaktan beter oluyorsunuz. Tempo yok. Şaşırtıcı ya da taze
bir şey yok. Kumar yok, ateş yok, lezzet yok. Ne yapıyorlar? Çok çalıştık-
118
lan belli. Çoğu
yazarın yazarken acı çektiklerini söylemelerine şaşmıyorum. Anlayabiliyorum.
Kendi yazım
kükremediğinde başka şeyler denerim. Sayfalara şarap dökmüşlüğüm var. Kibrit
alevi tutup yakmışlığım var. "Ne yapıyorsun orda? Duman kokusu
alıyorum."
"Yok bir
şey, güzelim. Merak etme."
Bir keresinde çöp
sepetim tutuştu. Süratle balkona çıkarıp üstüne bira döktüm.
Boks maçları
seyretmek yararlıdır. Severim boks izlemeyi. Alınacak dersler, yazrna şekline,
yazı sanatına uygulanacak hususlar vardır boksta. Sol direk, sağ kroşe,
aparküt, kontra yumruk. İplerde yaylanıp rakibin üstüne gidişlerini severim.
Tek bir fırsat; değerlendirdin değerlendirdin. Elinde sayfalar kalır sonunda;
yak ateşi öyleyse, dumanı tütsün.
Klasik müzik,
puro ve bilgisayar yazıyı haykırtır, kahkahalar attırır. Kabusvari bir hayatın
da yararı olur.
Her gün hipodroma
giderken .saatlerimi çöpe atacağımı bilirim. Geceler benim ama. Başka yazarlar
ne yaparlar? Aynanın karşısına geçip kulak memeleri ile mi oynarlar? Sonra da
onları mı yazarlar. Ya da annelerini. Ya da dünyayı mı kurtarırlar? Bu sıkıcı
tarzda yazmaktan vazgeçsinler ben onları dünyayı kurtarmış sayacağım. O durgun
ve eski salya tarzında yazmaktan vazgeçsinler. Yeter! Yeter! Yeter!
Okuyabileceğim bir şeyler yok mu? Var mı? Sanmıyorum. Bulursanız bana haber
verin. Hayır vermeyin. Var. Biliyorum: siz yazdınız. Kalsın. Bir keresinde
adamın birinden Shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun
ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kamp Shakespeare okuma zahmetine
bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu
söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burda cevaplayacağım.
Siktir git lan.
Hem ben Tolstoy'u da sevmem.
119
BITTI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder